Spinoza, dokunulmaz bir tabu haline dönüştürülen, ilahî çizgiden sapan, Yahudi inançlarına kendisi de bir Yahudi olduğu halde, tarihte belki de en ciddi eleştiriyi getiren ilk filozoftu. Bütün hayatını, mütevazilik içinde hakikati aramakla geçirmişti.
1593’te İspanya’da Amsterdam’a sığınan Yahudilerden yardım işlerine hizmet eden bir tacirin oğludur. Babasının yahudi cemaati içinde büyük bir şahsî nüfuzu vardı. Spinoza, bu adamın ikinci karısından doğma olup, henüz 6 yaşında iken annesini kaybetmişti.
İlk öğrenimini cemaatin seminerlerinde yapmış olan Spinoza; İbranice ve tefsir okudu. Babasından İspanyolca ve Portekizce’yi öğrendi. Hollanda diliyle Almanca’yı iyi, Fransızca ve İtalyanca’yı da az çok biliyordu. Fransız Van den Ende adlı bilginden matematik, fizik, mekanik, astronomi, kimya ve hekimlik öğrendi, bu arada çeşitli filozofları okumaya başladı.
Babası onun haham olmasını istiyordu. Fakat Spinoza, hakikati aramayı tercih etti. Hocası Van den Ende’nin (bu isyankâr ve şüpheci bilgin seneler sonra 14. Lois’nin nefretine maruz kalarak idam edilecekti) kendisine yardımcı olan bir kızı vardı. Spinoza bu kıza aşık oldu ve evlenmek istedi. Kız, fakir ve yahudi Spinoza’yı değil, Hristiyan ve zengin olan başka birini tercih edince Spinoza daha bir felsefeye daldı.
Spinoza’nın Yahudiliğe uymayan fikirleri sinagogdaki büyüklerin kulaklarına varmıştı. Sinagog cemaati onu bu fikirlerinden caydırmaya ve atalarının ideali olan Yahudiliğe hizmet etmesini sağlamaya çalıştılar. Ancak o, Tevrat’ın ve bir çeşit tefsiri olan Talmut’un Yahudileri kayırdığını, meleklerden de üstün tutarak diğer insanlardan ayırdığını, bu hükümlerin adil olan Tanrı’nın sözleri olamayacağını söylemeye devam etti. “Yahudi olmayan ve Yahudilik idealine hizmet etmeyen bir insan köpekten de daha aşağıdır. Öyle mi!... O halde, kulaklarını iyi aç ve dinle ahmak adam; ben de o köpeklerden biriyim!”
Spinoza’nın tehlikeli doktrinleri hakkındaki şüpheleri teyid olunca, dinî inançlara karşı haricen taraftar olması ve resmen susması için para teklif ettiler. Bu teklifi kabul etmediğinden 1656 yılında Sinagog’tan aforoz edildi. Lânetlenmesinin ardından babası tarafından adı değiştirildi.
Aklıyla Allah’ı aradı.
Spinoza, Tanrı’ya inanıyor ancak Yahudiliğin tanrı anlayışına itiraz ediyordu. Ona göre ancak bir tane cevher vardır ki o da Tanrı’dır.
Tam anlamıyla dindar sayılabilecek olan Spinoza, bu fikirlerinden dolayı Yahudilerce Ateist ilan edildi ve Tanrı’yı inkâr ettiği ileri sürüldü. Halbuki o, Ethica (Ahlâk) adlı eserinde:
“Var olan her şey, Tanrı’da vardır; başka hiçbir şey var değildir...” diyordu.
“Mutlak ve Sonsuz Varlık” diye tarif ettiği tanrı fikrini ise şöyle açıklıyordu:
“Tanrı veya cevher, bir Tek’tir. O mutlak surette sonsuz bir varlıktır; var oluş sebebi de kendindendir. Var olması için başka bir sebebe ihtiyacı yoktur. Tanrı, bilir, yaratır ve şekil verir; ama bizim bildiğimiz hiçbir maddî ölçü ile O’nu tarif etmek mümkün değildir. Zira, bu taktirde Tanrı bir cisim yani sonlu bir varlık olurdu ki, bu çok saçma bir tariftir.
Tanrı’nın gerçek sıfatlarını bilmeyenler, her şeyi birbirine karıştırırlar. Kimi zaman maddeye tanrılık verirken, kimi zaman da atomların tesadüfen birleşerek canlı ve cansız cisimleri oluşturduğunu söylerler. Ruhlarında hiçbir heyecan hissetmeyen bu filozoflar, bir taşla bir bitkiyi, bir hayvanla bir insanı aynı kategoriye koyar; atomların buluştuğu birer mekân sayarlar.
Tanrı’dan başka her şey yalnız tanrının gücü ve iradesi ile var olur. Varlıklar içinde sadece insan düşünebilendir. Düşünme ise maddî değildir. Öyleyse insana düşünme yeteneğini veren madde dışı bir şeydir. İşte o da ‘ruh’dur. Her insan ayrı bir varlık olduğuna göre, her insanın ruhu da ayrı ve müstakildir. Vücud onunla vardır; ama o vücudla var değildir. Vücut maddedir ve ölümlüdür, fakat ruh maddî değildir onun için de ölümsüzdür.”
Spinoza’da hayır ve şer kavramları:
Spinoza, Ethica adlı eserinde ahlâk konusunu işler. Der ki:
“Aklımızın ve arzularımızın isteklerine uyan şeylere ‘iyi’, uymayanlarına ‘kötü’ dememiz bize göredir. Yani tabiat olaylarından hiçbirini mutlak manada “hayır ve şer” olarak nitelendiremeyiz. Çünkü tabiat, Tanrı’nın elinde, çömlekçinin elindeki gibi, bir hamurdur. O hamurdan çiçek vazosu veya su testisi yaptığı gibi, köpek yalağı da yapar. Çamurun ustasına itiraz etmeye hakkı yoktur. Hiçbir insanın da şu veya bu şekilde bir kader verdiği için tanrıyı suçlamaya hakkı yoktur. Mülk O’nundur; nasıl dilerse öyle tasarruf eder... Bazen şer bildiğimiz şey, maksat ve hikmet itibariyle hayır olduğu gibi; hayır bildiğimiz şey de pekâlâ şer olabilir. Öyle ise hayır ve şer bize göredir.
Ey budalalar! Tanrıyı eleştireceğinize, verdiklerine razı olun; O’nu sevin. Tanrı aşkı, bütün iyiliklerin başıdır. Tanrı’yı seven, O’nun yarattıklarını da sever. İnsanları ve yakınlarınızı sevin. Kendinize yapılmasını istemediğiniz bir kötülüğü yakınlarınız için de istemeyin ve onlara kötülük yapmayın. Akılsız arzu kör, arzusuz akıl da kısırdır.”
Hristiyanlığa ve Yahudiliğe itirazları:
Spinoza, İncil ve Tevrat’ı iyi incelemişti. İncil ve Tevrat’ın birden fazla oluşu, onların gerçek Tanrı sözü olup olmadığında bizi şüpheye götürüyor.” diye başladığı açıklamalarında şöyle devam ediyor:
“Hristiyan ve Yahudi din baronlarının bize din adına vermeye çalıştıkları fikirlerin içinde Eflâtun ve Aristo’dan nakiller buluyoruz. Bunlar nasıl Tanrı sözü olabilir? Eğer elimize verdikleri ve tanrı sözleri diye empoze ettikleri İnciller ve Tevratlar, gerçekten Tanrı sözleri ise; niçin farklı hükümler taşımaktadırlar. Tanrı hiç söz değiştirir mi? Incil de Tevrat da aynı dinin savunucusu olmalı değil miydi!.. Tanrı bir ise, dini de bir olmalı değil midir? Onları ayrı iki dinmiş gibi gösterenler, kavimciliği din olarak empoze etmeye çalışan din baronlarıdır.
Tanrı’nın insan kılığına girdiğini söylemekle kilisenin ne yapmak istediğini anlamıyorum. İsa’yı yüceltmeye çalışırken Tanrı’ya bir ortak bulmuş olduklarını unutuyorlar... Üçlemeye giderek işi daha da çıkmaza sokmuşlardır.
İsrail kavminin din baronları da hata içerisindedirler. Tanrı’nın İsrail kavmini diğer kavimlerden üstün tuttuğunu ve dünya nimetlerini sadece onların istifadesine sunduğunu iddia etmekle O’na adaletsizliği yakıştırmış oluyorlar.”
Yaşama Tarzı:
Spinoza, tavan arasında yaşayarak, hem gözlük camlarını parlatarak geçimini temin etti, hem de boş vaktini hayatın manası ve Allah’ı düşünmeğe ve yazmaya ayırdı. Hep inzivadaydı. Ya bir yürüyüş veya basit gıdası olan süt ve mısır yemeği ve bazen de bir avuç üzüm satın almak için nadiren sokağa çıkıyordu.
Sohbeti sakin ve hoştu; ne çok yeise kapılır, ne de çok neşeli görünürdü. Tutkularına hakimdi; etrafındakilere iltifatlarını esirgemez, hasta olanları teselli ederdi. Çocuklara, Tanrı’ya hizmet etmeleri için kiliseye gitmelerini, ebeveyne itaat ve saygı göstermelerini telkin eder; evde bulunduğu zaman, kimseyi rahatsız etmeden, odasında sessizce otururdu. Yardımları kabul etmezdi. Heidelberg Üniversitesi’nde felsefe kürsüsü teklif edilmişti. Burada, tam bir hürriyet içinde felsefesine devam etmesi temin ediliyordu. Yalnız bu hürriyeti bir şartla ihlâl etmemesi gerekiyordu. O da “devletin müesses din anlayışı” hakkında sual açmayacaktı... Spinoza bu teklifi de teşekkürlerle reddetti. Hakikati gördüğü gibi söyleyip aç kalmayı tercih etti.
1882’de dikilen heykelinin örtüsü açılırken Ernest Renan şunları söylemişti:
“Burada hakikati arayan görüş mevcuttur. Çünkü burada insanlık için kabul edilmiş en âlicenab sevgi ve muhabbet vardır.”
Kaynaklar:
1. Büyük Filozoflar. Çeviren: Münir Yarkın. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1969.
2. Filozofların Özellikleri. Prof. Dr. Nihat Keklik. Doğuş Yayınları, 1981.
3. Filozoflar Ansiklopedisi. Cemil Sena. Remzi Kitabevi, 1976.
4. Batıda İlmî Skandallar. Ali Çankırılı. Adım Yayınları, 1997
