11 Yazı Prof. Dr. Alaaddin Başar

Yazar Profili »

Nimet Sofraları

Şubat 2018, 494 539 Görüntülenme Eklenme Tarih: 18 Şubat 2018 00:15 Prof. Dr. Alaaddin Başar

Nur Külliyatından Yirmi Dördüncü Söz’de, kulluk görevimizi, geçmiş nimetlere şükür için yaptığımız beyan edildikten sonra, mazide nail olduğumuz şu nimetlere özellikle dikkat çekiliyor:

Yoklukta kalmayıp var olmak, cansız olmayıp hayata kavuşmak, hayvan olmayıp insan olmak, dalâlette kalmayıp hidayete ermek, imanın bir nuru olan muhabbet nimetine mazhar olmak.

Dersin tamamında, kıldığımız namazların, tuttuğumuz oruçların bu nimetlerden birisinin dahi şükrüne kâfi gelmeyeceği akla kabul ve kalbe tasdik ettirilerek cennetin sırf lütuf olduğu çok açık olarak ortaya konulur. 

Bu çok önemli dersten bazı bölümler: 

“...Hâlık-ı Zülcelâl, sana iştihalı bir mide verdiğinden, Rezzak ismiyle, bütün mat’umatı bir sofra-i nimet içinde senin önüne koymuştur.”

“İştihalı bir mide,” sadece hayvanlarda ve insanlarda bulunur. Ne cansız varlıklarda, ne de meleklerde mide bulunmadığından onlarda Rezzak ismi tecelli etmez. Bitkiler, bir yönüyle rızıklananlar grubuna girseler bile onlar, esas olarak, insanlara ve hayvanlara rızık olmak üzere yaratılan ve yeryüzü sofrasında dizilen nimetlerdir.

“Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, rûyi zemin kadar geniş bir sofra-i nimeti, o ellerin önüne koymuştur.”

Bu ifadelerle, çok geniş bir nimet sofrası ile karşılaşıyoruz ve şükür vazifemiz de bir o kadar artıyor.

Buna göre, bir insan, tok da olsa, akşama kadar sürekli beslenmekte, gıda almaktadır. Neye baksa, sanki o şeye elini uzatmış ve gözüne sokmuş gibi oluyor. Böylece insan, görme nimetinden sürekli istifade ediyor ve sürekli rızıklanıyor.

Aynı şekilde, insan gün boyunca yaptığı konuşmalarla da ayrı bir rızık sofrasından faydalanıyor. Muhatabımızın sesi kulak zarımıza çarptığında bir nimeti ağzımıza götürmüş gibi oluyoruz. Bundan sonraki safhalarda işitme olayı gerçekleşiyor ve insan çok büyük bir nimete daha kavuşuyor. Görme ve işitme engelli kardeşlerimize bu nazarla bakmalı ve sadece bu iki nimet için bile Rabbimize ne kadar şükür borçlu olduğumuzu düşünmeliyiz.

 “...İnsaniyeti sana verdiğinden, âlem-i mülk ve melekût gibi geniş bir sofra-i nimet, o mide-i insaniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır.”

İnsanın hayvanlar âleminden ayrıldığı en önemli çizgi akıl sahibi olması, böylece gerek kendi nefsinde, gerek haricî âlemde sergilenen sanat harikalarını düşünmesi, değerlendirmesi, eşyanın hakikatine nüfuz etmeye çalışması, olaylar arasında sebep-sonuç ilişkileri kurarak bazı hükümlere varmasıdır.

İnsanlık mahiyeti de çok rızık ve nimetler istemektedir. Başta akıl olmak üzere, hayal, hafıza, vicdan, cüz’i irade gibi manevî cihazlar, bir yönüyle de insan için birer nimettirler. İnsan, bu nimetler yardımıyla hem mülk, hem de melekût âlemlerinde incelemelerde bulunur.

Her ne kadar, melekût denilince, öncelikle, görünmeyen âlemler hatıra gelse bile, “Herşeyin, içine melekût, dışına da mülk denir.” (Mesnevî-i Nuriye) hükmünce, insanın iç organları ve arzın yer altı kaynakları da melekût olarak değerlendirilebilir. Zaten, burada bu mânâ ön plana çıkmıştır.

İnsan; aklını kullanarak, organlarının varlığını, bedendeki yerlerini, şekillerini, büyüklüklerini, görevlerini, ihtiyaçlarını, hastalıklarını ve tedavi çarelerini arar ve bulur. Bir hayvan bunların tamamından mahrumdur. Ne midesini bilir, ne de yediği gıdaların mideye gittiğini... Keza, ne akciğerini tanır, ne de aldığı nefesle kanının temizlendiğini…

Yine insan, atmosferden, Güneş’e, Ay’a; madenlerden, ışınlar âlemine kadar çok şeyi “aklın eli yetişecek nisbette” bilir ve bu haricî âlemden de bütün gücüyle istifade etmeye çalışır.

“...İnsaniyet-i kübrâ olan İslâmiyet’i ve imânı sana verdiğinden, daire-i mümkinat ile beraber, Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı mukaddesenin dairesine şâmil bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana fethetmiştir.”

İslâmiyet ve iman nimetinden mahrum olan inançsız insanlar da akıllarını kullanarak mülk ve melekût âlemlerini bilmekte ve onlardan istifade etmektedirler. Şu var ki, onlar kendilerini ve bu âlemi sahipsiz ve Hâlık’sız vehmettikleri için, eşya hakkındaki bilgileri onların kalb ve ruhlarını terakki ettirmez. Sadece elde ettikleri başarılarla dünya nimetlerinden biraz daha fazla faydalanırlar. Ve yine bu başarılarla nefisleri gurur ve kibirle kabarır, enaniyetleri kuvvetlenir. 

İslâmiyet ile müşerref olan bir insan ise, bu mülk ve melekût âlemlerini Allah’ın yarattığına ve kendisinin istifadesine sunduğuna inanır. Bu eserlerdeki güzelliklerin ve kemallerin “Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı mukaddesenin” tecellileriyle hasıl olduğunu bilir; aklıyla beraber kalbi ve bütün latifeleri ulvî zevklere erer.

Kalbde iman nuru ziyadeleştikçe, ona bağlı olarak marifet ve muhabbet nurları da inkişaf eder. Allah’ın bir ismi Nur’dur; bütün isimleri ve sıfatları nuranîdir. Ve bu nuranî sıfatlar muhittirler, yani bütün eşyayı ihata etmişlerdir. İşte insan, iman nuruyla her neye baksa onda İlâhî isimlerin nurlarını müşahede eder ve bütün varlık âleminde o muhit nurun cilvelerini müşahede eder.

“Sonra, imânın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle, gayr-i mütenahi bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana ihsan etmiştir.”

Muhabbetin “gayr-i mütenahi bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet” olması iki şekilde anlaşılabilir:

Birincisi; insandaki muhabbet sonsuzdur. İnsanın yemesi ve içmesi gibi, akla dayanan işleri de sınırlıdır. Çok yiyen insanın midesi rahatsız olduğu gibi, sürekli okuyan bir kimsenin de zihni yorulur, başı ağrımaya başlar. Ama muhabbet böyle değildir. Kalbin, muhabbetten yorulması düşünülemez. Muhabbet arttıkça kalbin huzuru ve süruru da artar.

Sonsuzluğun ikinci mânâsı ise, bu muhabbetin ahirette ebediyen devam edeceğidir. Dünyada çiçeklerin geçici güzelliklerine hayran olan insan, cennette hiç solmayan çiçeklerle, hiç bitmeyen rızıklarla, hiç kaybolmayan manzaralarla karşılaşacak, Rabbine karşı muhabbeti artarak devam edecektir.



YAZARIN DİĞER YAZILARI

İmandan Gelen Kuvvet

Mümin olan insan, her şeyi Allah’ın yarattığını bilmekle büyük bir manevi kuvvete kavuşur; böylece ne mahlukata karşı aşırı bir minnet duyar, ne de onlardan gelecek zararlardan fazlasıyla korkar.

Devamı »

İmandan Gelen Nur

İlim bir nûrdur. O nûr ile cehâlet karanlıkları ortadan kalkar. Akıl, ilim nûruyla bu kâinâtın sahipsiz olamayacağını görür, kalb de Onun varlığına inanmakla nûrlanır.

Devamı »

Bakışını Değiştir, İmanın Değişsin / Küllî Düşünmek

Yediğimiz yemeği Allah’ın bir ihsanı olarak görürüz ve Rezzâk ancak Allah’tır deriz. Ancak, bizimle birlikte rızıklanan yaklaşık yedi milyar insanı, bütün hayvanlar âlemini, geçmiş zamanda rızıklanan ve gelecek zamanda yaratılıp rızıklandırılacak olan bütün canlıları ve nihayet cennette ebediyen rızıklanacak bütün insanları birlikte düşündüğümüzde Rezzâk isminin cemâli çok daha geniş bir aynada ve çok daha mükemmel olarak müşahede edilir.

Devamı »

Kur'an Yeter Diyenlere

Ülkemizde Kur’ân hakikatlerine gönülden bağlı, İslâm ahlâkını benimsemiş, ibadetlerini yerine getiren büyük bir gençlik kesimi var. Bunların sayılarının her geçen gün biraz daha artması, bütün düşmanlarımızı derinden düşündürüyor. Bu yıkıcı güçler, gençliğin İslâm’la tanışmasına engel olmak için özellikle içkiyi, uyuşturucuyu, sefahati, her türlü ahlâk dışı işleri sürekli teşvik ediyorlar.

Devamı »