139 Yazı Selim Gündüzalp

Yazar Profili »

Hasretin Zevki

Ağustos 2013, 440 124 Görüntülenme Eklenme Tarih: 08 Mayıs 2020 09:39 Selim Gündüzalp

 

                                                                           - Hz. Peygamber’e (asm) ve Hz. Üstad’a hasretle…

 

Yaşayan bilir.

Hasretin zevki başkadır.

Bazen, bir resim bin kelimeden daha çok şey anlatır.

İşte sahilde duran bir kavanoz içindeki balık...

Sanki bir hayat dersi veriyor bize. Ha kavanoz içinde balık, ha dünya içinde biz... Ne fark eder? İkimiz de bir denize hasretiz. O dünya denizlerini özler, biz ise ötelerin ötesindekini. Bakalım hangi gün bir dalga bu hasretimizi söndürecek, bizi de içine çekip götürecek... Buradan alıp ötelere, ebedî bir âleme sevk edecek... Bakalım ne zaman? Çoğu gitti azı kaldı...

Her gün bir adım daha yaklaşıyoruz. Bütün günler gider ama son gün varır oraya.

Damlalar su kaynağını haber verir. Günler, geceler ve mevsimler boyu yaşanan değişimler hep o bir şeyden haber verir.

“Hazırlanınız; başka, dâimî bir memlekete gideceksiniz.” (Sözler, Bediüzzaman)

İşaretleri fark eden, doğru okuyup anlayan yanılmaz.

“Eyvah! Aldandık. Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zâyi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat, bir uykudur; bir rüyâ gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi, bir rüzgâr gibi uçar gider.” (Sözler, Bediüzzaman)

Sonradan pişmanlık duymamamız için yeteri kadar bizi uyaran işaret levhaları vardır yolumuzun üzerinde. Yeter ki gözümüzü açalım, görelim ve uyanalım.

Acılar, imtihanlar ve hasretler hiç eksik değil bu dünyada. Olsun... Onlar da hayatımızın tadı tuzu... Ham isek belki bu acılar ile olgunlaşacağız. Belki bu imtihanlar ile kendimize geleceğiz, hayatımıza çeki düzen vereceğiz. Bu sayede içimizde gizli nice güzellikler ortaya çıkacak belki de. Ne kadar dirençli olduğumuzu göreceğiz sonunda. Rabbimizin yaratılışımıza koyduğu o demir gibi metaneti belki bu sayede öğreneceğiz.

Buğday tanelerinin ekmek olma yolunda katlandıkları zahmeti bir hatırlayalım. Değirmende öğütülüp fırında pişirilmesi zamanına kadar neler oluyor neler... Tohum toprağın içine girmeden güneşe ‘merhaba’ diyemiyor. Kolay değil ağaç olmak... Çile, çaba istiyor. Dahası sabır, tevekkül ve hasret gerekiyor...

Her ayrılık, bir kavuşmanın habercisi. Bunun için katlanmaya değer her ayrılığa. Mademki sonunda kavuşmak var, dostlarla ebediyen bir arada olmak var, öyleyse her meşakkate değer...

Hasretin zevki başkadır.

Bunu yaşayan bilir. Sonunda vuslat var çünkü.

Çocuk dünyaya geliyor ama ne zahmetle... Zindandan saraylara geçiliyor ama ne çileyle... Mademki bu dünyada hiç kimse, hiçbir şey hiçliğe, yokluğa gitmiyor; mademki ölenler kabirde unutulmuyor, toprağın altında hiçbir şey ebedî kalmıyor… İnsanın bedeni çürüyüp ölse de, ruhu ölmüyor. Tohum bile çürümüyor; ağaç oluyor sonunda. Ruhumuz da mahşer günü tekrar buluşmak üzere bedenimizden sadece geçici olarak ayrılıyor.

Öyleyse gam çekme gönül, gam çekme.

 

Ölür ise ten ölür,

Canlar ölesi değil...

        - Yunus Emre

 

Boşuna dertlenme…

***

Madem bizi ebedî bir âlemde bekleyen en sevdiğimiz (asm) ve en sevgili dostlarımız var, bu dünyada her ayrılığa katlanmaya değer... Bu vuslat için o hasreti çekmeye değer.

 

Neye baksam ötesinde hasret çektiğim diyar,

Kavuşmak nasıl olmaz, mademki ayrılık var?

- Necip Fazıl Kısakürek

 

Dünyadan gitmek değildir önemli olan. Nasıl gideceğimizdir aslolan. Yeter ki ellerimiz boş çıkmayalım bu yolculuğa. Bu uzun yolculuğumuz için ne gerekiyorsa yanımıza almaya, onu burada kazanmaya bakalım... Er ya da geç, bizi de bir dalga yanına alıp çekecek, hasret çok uzun sürmeyecek. Bir hazırlık yapmadan göçmeyelim. Eli boş gitmeyelim. Malûm ya, misafir gittiği yere, en azından dostlarına bir hediye götürür; eli boş gitmez. Çoban armağanı çamsakızı. Dünya misafirhanesinden ebedî âleme göçerken biz de böyle yapalım, hazırlığımıza tez elden başlayalım.

İnsan sadece sırtının pek, karnının tok olmasıyla tatmin olmuyor. Maddî ihtiyaçlarının tamamen karşılanması dahi ona yetmiyor. Avutucu ve oyalayıcı işlerden bıkmış, ayartıcı eğlencelerden gına gelmiş vaziyette. İnsan ruhunun sığınacağı saadetli ve selametli bir sahil arıyor.

Kim kendi uyanık vicdanını dinlese, ‘ebed ebed’ sesini duyacak. Dünden bugüne istisnasız bütün insanlarda var olan bu duygunun kaynağı nedir acaba? Dışımızdaki dünyada olmayan bir şeyin, ruha dışarıdan telkin edileceği de düşünülemez herhalde. O halde insanı kendi gerçeğine ve özüne doğru çağıran bu ses onun varlığının özüdür. Esas cevheri olan ruhtan geliyor. Bunca hay huy arasında içindeki spikerin sesini duyanlara aşk olsun.

Evet, hayatımıza gerekli olan her ihtiyacımız eksiksiz karşılanıyor. Midemizden tutun da, aldığımız her nefese kadar en basit bir ihtiyacımızı gidermeyi bile zevk alma haline getirecek bir mekanizma vücudumuza yerleştirilmiş. Dilimize, midemize bunlar boşuna verilmemiş. Bu kadar değerli olan bunca şeyler sadece bu dünya nimetlerini tatmak için verilmiş olamaz. Gözsüz bir akrepten, ayaksız bir yılandan, göremeyeceğimiz kadar küçük bir grip virüsü karşısında kendimizi kollamaktan ve müdafaa etmekten aciz olduğumuz halde, bütün bir dünya, içindekilerle birlikte bizim için yaratılmış.

Bunların her birine ihtiyacımızı bilen ve bunları isteyeceğimizi görüp veren, biz istemek nedir bilmezken hiçbir şeyi esirgemeden vermiş bize. ‘Vermek istemeseydi istemek vermezdi.’ yani Rabbimiz ebedî bir hayatı vermek istemeseydi, onu isteme duygusunu, ona olan hasreti de bize vermezdi.

Yaşadığı müddetçe her ruhun bu arzuyla yanmasından daha normal bir şey olamazdı. Demek bizim sözümüz kendi vücudumuza ve bizden çok daha küçük ve zayıf mahlûklara bile geçmediği halde, bütün kâinata hükmü geçen kudretli ve merhametli bir Zât ihtiyaçlarımızın hepsini vaktinden önce görüp tedbirini almış ve ona göre yaratmış. Ve aldığı bütün bu tedbirleriyle bize gösteriyor ki, bedenimizin efendisi olan ruhun en asil, en büyük ve en haklı olan ihtiyacına da cevap yine O’nun hazinesindedir ve O verecektir.

Ruhumuzun bu dünya sahillerinde ‘of, of’ diye inlemesinin sırrı budur. Yetmiyor ona bu dünya. Çünkü o buraya ait değil. İnsan burada misafirdir. Bazen dar bir yerde sıkışmış gibi inleyip durmaktadır şu koca dünyada. Tıpkı şu küçük kavanozdaki balık gibi... Denizi özleyen bir damlayız biz. Denizimize kavuşana kadar rahat yok bize.

Ufacık bir kavanozda yaşamaya mahkûm edilen bir balığın denize hasret çekmesi gibi, şu fânî dünyada ebedî duygularını tam mânâsıyla doyuramayan insan da sonsuzluğa hasret çeker, ebediyeti özler.

 

Evet, bir gün bir dalga bizi de içine çekip alacak ve o gün bu hasret bitecek...

Balığın gözü engin denizlerde, bizim gözümüz ötelerde…

Evet... İnsan bu dünyada ebedî kalmak için programlansaydı, duygularımız da ona göre yaratılırdı. Ama öyle değil. Dünyaya sahip olsak da yetmiyor, aya göz kırpıyoruz, doymuyoruz. Gözümüz hep daha ötesinde, hayalimiz hep daha ilerisinde. Hasret işte bunun için önemli hayatımızda.

Hasretini hissedenin hasretine cevap gelecek bir gün...

Hasretin zevki başkadır...

Yaşayan bilir...

Her şey geldiği yeri gösterir. Kelimeler ağızdan dökülse de, geldiği yere, kalbe işaret eder. Meyveler ağacını gösterir. Kavanozdaki su geldiği yere işaret eder. İçindeki balık da öyle... O da geldiği denizi gösterir. Onun içindir ki her şeyde geldiği yere karşı bir özlem, bir hasret vardır.

Kavanozun içindeki balık denizi özler de dünya içindeki insan, âhiret denilen diyarı özlemez mi?

Ömür boyu içimizde yaşayıp durduğumuz gelgitler, ileriye doğru atılımlar, dünyadaki doyumsuzluklar, ‘of of’ diye inlemeler, bedenimizin içinde hapsolmuş ruhumuzun ebediyete açılma arzusundan başka nedir ki?

Karadeniz’de bir balina görsek şaşırırız. “Bu, buranın balığı değil” deriz hemen. Şu dünyada da insanın duygularına bir bakılsa, onun da buraya ait olmadığını anlayacağız. Nasıl ki o balık ancak okyanuslara yol bulunca rahat ediyorsa, insan da öyle. Ebedî okyanuslara, âhiret âlemlerine açılmadan rahat yok ona. Kavanozun içindeki balıkla, dünya fanusu içinde sıkışmış kalmış insanın kederi aynı. İkisi de bir hasretin zevkiyle yanıp tutuşuyor. Bir gün bir dalganın kendilerini içine çekmesini bekliyor. Bazen dünya tatlı gelse de, insan şimdilik bulunduğu yerden razı olsa da, içindeki ses, daha güzelinin, daha rahatının, daha büyüğünün olduğunu söylüyor.

İşte deniz karşımızda duruyor. İçimizdeki ses yanlış söylemiyor ve bizi o istikamete doğru yönlendiriyor.

***

Allah’ım!

Sen beni yaratmasaydın…

Kalbime bu hasreti, bu sevgiyi koymasaydın…

Sana gelen yolları önüme açmasaydın…

Hayatımın bir anlamı da olmazdı...

Bir avuç gönlüme, koskoca bir kâinat sığmazdı…

Şimdi şükürdeyim.

Hasretin zevki, neşesi içindeyim.

Sonsuz kere sonsuz hamdler içindeyim...

 

 


Ağustos 2013, 440 Sayısı Tüm Yazıları


YAZARIN DİĞER YAZILARI

Haydi Bakalım

Neyi dinlesen, kendine özel bir dille konuşur. Her şey ses verir anlayana, geçip gitmeyene… Yıldızı dinlesen, dereyi dinlesen; ağacı dinlesen, kuşu dinlesen… “Nerede beni dinleyen, nerede sesimi duyan?” der adeta. Ve bin bir gecenin içinden bir ses gelir: “Ben seni dinliyorum.” der. Ve açılır sırlar, hikmetler… Dinleyen anlar!.. Düşünün bir yayla başındasınız, bir gece vakti bir ağacın tepesindesiniz, herkesten uzak, her şeye yakınsınız… Yalnızlık! Dışı yalnızlaştıkça, içi kalabalıklaşıyor

Devamı »

Rabbimizin Nimetleri Saymakla Biter mi!

Dün neredeydik, bugün nerede… Günbegün ağacın başındaki bir meyve gibi olgunlaşan hayatımız, dört bir yandan akıp gelen nimetler. Neler neler… Saymakla bitmez. Hangi birini sayabiliriz ki? Rabbimizin bizi yok iken yaratıp var ettiğini mi, bitki ya da hayvan değil bir insan olarak yaratmasını mı?.. Hayat verip sürdürmesini mi? Belki her gün ne kazalar, ne hastalıklardan korunuyoruz da haberimiz bile olmuyor…

Devamı »

Tohumdan Çınara

Ne acayip değil mi! Cenab-ı Hak tohumu ve ağacı bir makine gibi yapmış. Bir küçücük tohum, koca ağacı içinde saklıyor; adeta bir ağaç makinesi gibi çalışıp ağaç üretiyor. Ağaç da meyve makinesi gibi çalışıp lütf-u ilahi ile meyve üretiyor.

Devamı »

Rabbim, Her İşine Hayretteyim

Beyaz ve tatlı meyveleri olan bir dut ağacının altındayım. Sanki tüm varlığın odak noktasındayım...

Devamı »