TR EN

Dil Seçin

Ara

Âdâb-ı Muaşeret

“Günümüzde en azından iki ahlâk tavrına ihtiyacımız var. Kendine hâkim olmak ve şefkat göstermek. Çocuklarımızın duygusal eğitimini şansa bırakıyoruz ve sonuçları çok yıkıcı oluyor. Aklı ve kalbi birleştirmeli. Sadece akıl yetmiyor.” Duygusal zekâ konusunda çalışmalarıyla tanınan Amerikalı Psikiyatrist Daniel Goleman, içinde yaşadığı toplumla ilgili yukarıdaki tespitleri yaptıktan sonra şu soruyu sormalıyız diyor: “Sokaklarımıza nezaketi, toplumsal yaşantımıza şefkati nasıl taşıyabiliriz?”

Birey-toplum dengesine dikkat çeken ifadeler bunlar.

Her insan kendi başına bir değer ve yaratılış itibariyle biricik. Kendine has potansiyeli, farklı ilgi alanları ve yetenekleri olan muhterem bir varlık. Bununla birlikte insanın tüm ihtiyaçlarını kendi başına karşılayamayacağı, sosyal bir varlık olduğu bu nedenle de başka insanlarla bir araya gelmek suretiyle toplumların ve toplumsal kurumların oluştuğunu biliyoruz.

En küçük toplumsal yapı olan ailede başlıyor sosyalleşme. Birlikte yaşama, iş bölümü, sorumluluklar, insan ilişkileri, iletişim, geçim gibi pek çok husus aile hayatının doğal akışı içinde ediniliyor. Sağlıklı bir aile ortamında yetişen bireylerin hem kendileriyle barışık olma hem de topluma uyum sağlama konusunda daha avantajlı oldukları malum.

Günümüzde gelişen teknoloji hayatı hızla dönüştürmekte. İnsanlar ve toplumsal işleyiş de bundan nasibini alıyor. İnternet ve sosyal ağlar üzerinden ben merkezli ve rekabete dayalı hayat algısına vurgu var daha çok. Buna bir de bireysel isteklerin ertelenemezliği ve tüketerek var olma çabasını ekleyin. Böyle bir bakış açısı hep kendi kendine yeten güçlü bireyler olma isteğini besliyor ve toplumsal ilişkileri zayıflatıyor. Bireysel hak ve özgürlükler ile toplumsal sorumluluklar dengesi bozuluyor haliyle. Bu dengenin tesisi için insani yönümüzün hatırda tutulması, teknolojide veya maddi alanda ne kadar değişime maruz kalsak da değişmeyen bir yanımızın, bizi insan kılan yanımızın muhafazası ve yaşatılması için çaba gösterilmesi gerekiyor.

Günümüzde çok akıllı ama merhametsiz, başarılı ama mutsuz, makam sahibi ama geçimsiz, zengin ama doyumsuz, imkân sahibi ama muhtaçlardan bihaber insanların sayısı hiç de az değil. Özellikle internet nesli diyebileceğimiz hayatının büyük bir kısmı sanal ortamda geçen yeni kuşakların, toplumsal ilişkileri düzenleyen kuralları ve birtakım insani hasletleri öğrenmeleri önem arz ediyor. MEB tarafından ortaokullarda “görgü kuralları ve nezaket”, liselerde “âdâb-ı muaşeret” isimli seçmeli derslerinin konması ben-biz dengesinin kurulması ve korunmasına yönelik bir adım olarak düşünülebilir. İnsanın sosyal boyutunu ihmal etmeden güçlü bireyler yetiştirilmesi, insan ve topluma dair yaşanan pek çok sorunun çözümüne de temelden katkı sunacaktır.

Âdâb-ı muaşeret kısaca görgü kuralları demek. Terbiye, nezaket, zarafet, hoşgörü, saygı, insanların birbirleriyle geçinmeleri usulü, toplumda uyumlu ve saygılı bir iletişim ve davranış biçimi, insanlar arasında sevgi ve dostluk duygularını güçlendirici medeni ve ahlaki davranışlar anlamlarına geliyor.

Bugün okullarda ders olarak gündemimize giren âdâb-ı muaşeret aslında medeniyet tarihimizde yeri olan ve bizi biz yapan hususlardan biri. Klasik İslam kaynaklarında kendi medeniyet kaynaklarımıza referansla şehir, şehirli olmak ve medeniyetle ilişkilendirilen bir kavram. Kur’an-ı Kerim’de aile, akraba, komşularla olan ilişkilerde hak ve sorumluluklara dikkat çeken, uyumlu güler yüzlü geçimli olmayı öğütleyen, kaba, kırıcı söz ve davranışlardan kaçınmayı salık veren ayetler var. Peygamber Efendimiz’in (sav) sosyal ilişkilerde güzel davranmayı öğütlediğini ve hayatı boyunca bu konuda en güzel örnekliği ortaya koyduğunu biliyoruz. Tarihimizde özellikle Osmanlı’da teşrifat ve görgü kurallarına çok önem verilmekteydi. Görgü kurallarının öğrenilmesinde öncelikle aile ve sosyal çevrenin etkili olması altı çizilmesi gereken bir husus.

Âdâb-ı muaşeret kuralları, toplumdan topluma farklılık gösterse de ilk akla gelenler şöyle sıralanabilir: Ayakta bir şeyler yiyip içmemeli. Yemek yerken ağız kapatılmalı. Öksürürken veya hapşırırken ağız, el veya mendil ile kapatılmalı. Kalabalık alanlarda yüksek sesle konuşmamaya dikkat edilmeli. Temiz, bakımlı ve uygun kıyafetler giyilmeli. Saç ve sakal temiz ve düzenli olmalı. Yine kalabalık bir yerde yürürken veya bir kapıdan geçerken diğer insanlara yol vermek, başkalarına saygılı davranmak, selam vermek, vedalaşmak, teşekkür etmek, özür dilemek, başkalarıyla konuşurken göz teması kurmak, ilgi ve saygının bir ifadesi olarak kabul edilen nezaket göstergeleridir. Tüm bunlar insanların birbirleriyle daha iyi iletişim kurabilmelerine ve daha sağlıklı ilişkiler kurabilmelerine yardımcı olur. Ayrıca, toplum içinde saygınlık kazanma vesilesidir.

Dijital çağın hayatı, ilişkileri dönüştürdüğü zamanlardayız. İnsanların sanal dünyada ikinci bir hayatı var adeta. Hal böyleyken yeni bir kavram çıkıyor karşımıza: “Netiquette”. Çevrimiçi görgü kuralları anlamına gelen bu kavram, bir anlamda dijital ortamın insani hassasiyetle tanıştırılması olarak görülebilir. Sanal ortamda uyulması tavsiye edilen on kural sıralanırken ifade edilen birinci kural da manidar: “İnsanı hatırla! Sen de insansın, muhatabın da. Çevrimiçi etkileşimde bulunurken bunu hep aklında tut.”

Hem gerçek hem sanal ortamlarda ince, zarif, kibar, yerine göre konuşan ve davranan “görgülü” insanların sayısının artması temennimizdir vesselam.