TR EN

Dil Seçin

Ara

Âkif’in Dilinde İttihad-ı İslam

Âkif’in Dilinde İttihad-ı İslam

İttihad-ı İslam, dünya üzerindeki tüm Müslümanların bir araya gelip birlik oluşturmasını ve ortak hareket etmelerini savunan ve özellikle Osmanlının çöküş yıllarında Batı emperyalizmine karşı Müslümanları tek çatı altında toplamayı hedefleyen dinî referanslı siyasî bir projedir. II. Abdülhamid döneminde bilhassa güç kazanmış ve Osmanlının bir kurtuluş reçetesi olarak görülmüştür.

Batının son iki yüz yılında yapmış olduğu bilimsel keşifler ve maddi ilerleme, tüm Doğu toplumlarında olduğu gibi Osmanlı entelektüelleri arasında da ciddi bir endişeye sebep oldu. Batı karşısında sürekli mevzi kaybetmenin oluşturduğu olumsuz atmosferi dağıtma ve tekrar güç kazanma arzusu Osmanlı aydınları arasındaki fikir ayrılığını da beraberinde getirdi. Muasır medeniyet seviyesine çıkma hususunda belirgin olarak önce iki akım ortaya çıktı. İlk grubu, çoğunlukla Batı tarzı eğitim almış ve İslamî hassasiyetleri görece zayıf olan Garpçılar oluşturdu. Bunlar örf ve adetlerin, hatta dinin bile terk edilmesi pahasına Batının bilimini almaya taliptiler. Bu şekilde devletin tekrar eski güç ve şevketini kazanacağını umuyorlardı. Bunların karşısında kendi öz benliğimizi kaybetmeden terakkiyi gerçekleştirebileceğimizi savunan İslamcılar bulunuyordu. Geleneği temsil eden bu grup ise vatan, bayrak, sancak ve din vurgusu yaparlarken bilimsel gelişmeleri de yakalayabileceğimizi savunuyorlardı. Bu konjonktürde İslam Birliği fikri, başta Mehmet Âkif olmak üzere Sebîlürreşâd ve Sırât-ı Müstakîm gazetesi etrafında toplanan mütefekkirlerin de savundukları görüşler arasında önde gelmekteydi.

Mehmet Âkif, ittihad-ı İslam’ı siyasî anlamının ötesinde dinî bir gereklilik olarak ortaya koyar ve dinlerinin gereği olarak Müslümanların birlik olmalarını, aksi takdirde—ayrılığa düşmeleri durumunda—zilletlerine sebep olacağını vurgular:

“O îmandan velev pek az nasîb olsaydı millette, 
Şu üç yüz elli milyon halkı görmezdin bu zillette! 
O îman ittihâd isterdi bizden, vahdet isterdi… 
Nasıl “bünyân-ı mersûs” olmamız lâzımsa gösterdi. 
Peki! Bizler ne yaptık? Kol kol olduk, târumâr olduk…” (Hâtıralar, 275)

Şiirde Âkif, ayet ve hadise telmihle Müslümanların birbirlerine kenetlenmiş sağlam yapılar gibi bir ve beraber olmalarının, imanlarının gereği olduğunu vurguluyor. Eğer vahdet/birlik sağlanamazsa kaç milyon (şimdi milyar) olursa olsun tarumar olacaklarını, zillete duçar kalacaklarını belirtiyor. Bugünlerde yaşanan Gazze katliamı bunun en açık şahididir. 

Mehmet Âkif, Abdülaziz Çaviş’ten tercüme ettiği bir yazıda, bu ittifakın sadece fikirlerde ve hayat tarzlarında değil aynı zamanda vicdanlarda ve eğilimlerde bile bir toplumsal ve ahlakî birliktelik tarzında geliştirilmesi gerektiğini ifade eder: “İttihâd-ı İslâm demek fikirde ittihâd demektir. Tarz-ı hayatta ittihâd demektir. Temayülatta ittihâd demektir. Vicdanda ittihâd demektir…” (Sebîlürreşad, 1923).

Vahdetin Müslümanlar arasında teminiyle birlikte aynı hisle tek gaye etrafında toplanmaları durumunda eninde sonunda kurtulabilecekleri fikrini dile getirir:

“Sizin felâketiniz: Târumâr olan ‘vahdet’. 
Eğer yürekleriniz aynı hisle çarparsa; 
Eğer o his gibi tek, bir de gâyeniz varsa; 
Düşer düşer yine kalkarsınız, emîn olunuz…
Demek ki birliği temin edince kurtuluruz.” (Fatih Kürsüsünde, 247)

Âkif bu mısralarda, milletin felaketi ancak aralarındaki vahdetin/birliğin bozulduğunda ortaya çıkacağını, aynı hisle ve gayeyle hareket ederlerse şartlar ne kadar kötüleşirse kötüleşsin tekrar ayağa kalkmanın ve kalkınmanın mümkün olacağı ümidini aşılamaya çalışır. Milletin arasına ayrılık girmediği müddetçe onları hiçbir gücün yenemeyeceğini çok daha veciz bir şekilde şu mısralarla haykırır:

“Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez, 
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.” (Süleymaniye Kürsüsünde, 162)

Başka bir şiirinde ırkçılığın dinimizde kesinlikle yasak olduğunu, milliyetimizin İslam olduğunu, ırkçılığı Peygamberimizin lanetlediğini ve yine Peygamberin ayrılıkların en büyük düşmanı olduğunu ve üstünlüğün sırf ırkta aranmasının yanlışlığını anlatır:

“Hani, milliyyetin İslâm idi... Kavmiyyet ne!
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine. 
«Arnavutluk» ne demek? Var mı Şerîat’te yeri?
Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri.
Arabın Türke; Lâzın Çerkese, yâhud Kürde; 
Acemin Çinliye rüchânı mı varmış? Nerde!
Müslümanlık’ta «anâsır» mı olurmuş? Ne gezer!
Fikr-i kavmiyyeti tel’în ediyor Peygamber.
En büyük düşmanıdır ruh-i Nebî tefrikanın; 
Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın!” (Hakkın Sesleri, 183-184)

Hemen hemen her cümlesinde doğrudan ayet meallerini yazısına aldığı “İttihad yaşatır ve yükseltir, tefrika yakar ve öldürür” başlıklı makalesinde şu ifadelere yer verir: “Ey mü’minler! Hepiniz Allah’ın habl-i metînine, din-i celîl-i İslâm’a elbirliği ile sarılınız, Allah’ın ve Resulünün emirlerine itaat, nehiylerinden içtinâb ediniz, hiçbir zaman ayrılmayınız, kalbleriniz, ruhlarınız daima sımsıkı birbirinize bağlı olsun! Allah’a ve Resulüne itaatle aranızda her türlü niza’ı, çekişmeyi terk ediniz. Siz bütün mü’minler kardeşsiniz, kardeş gibi geçinmelisiniz. Eğer niza’ eder, kavgaya tutuşursanız dağılırsınız, sonra rüzgârınız esmez olur. Bir hükmünüz kalmaz, düşmanlarınızın zulüm ve kahrı altında mahv olur gidersiniz. Bunun için aranızdan fitneyi, fenalığı kaldırmaya çalışınız. Belâdan, gazabdan çok korkunuz. Zira belâ gelince yalnız fenâlara, zâlimlere erişmekle kalmaz, iyilere de zararı dokunur, bir kaçınızın uğruna bütün ümmet mahv olur.” (Sırât-ı Mustakîm, h. 1326)
…
Bugün her zamankinden daha fazla İslam Birliğine ihtiyacımız olduğu aşikâr. Dağınık ve güçsüz durumdaki İslam dünyası, çok küçük bir azgın Siyonist azınlığının, İslam’ın üç kutsal mekânının birinde gerçekleştirmeye cüret ettikleri katliama kayıtsız. Tek yürek olamayan büyük Müslüman halklar, çocuğunun cansız bedenini kucaklayan mütevekkil Filistinli anneler kadar metin ve dik duramıyor. Mazlum Filistinli annelerin bu onurlu duruşunun, Doğuda ittihad-ı İslam’ı temin edemese de Batıda İslamofobiye meydan okuduğu, hatta “İslamohobiyi” uyandırdığı muhakkak. Bu metanet karşısında, özellikle Batılı kadınların yüreği İslamiyet’e ısınıyor, bu nasıl bir inanç diyerek hayretlerini gizleyemiyor ve birçokları Müslüman oluyor. 

Sonuç olarak, dinin farz bir emri olarak gerçekleştirilmesi gereken Müslümanlar arasındaki birlik, yalnızca kendilerini parçalanmışlık ve zilletten korumakla kalmayacak, aynı zamanda manevi bir arayış içindeki insanlığı da İslamiyet’in aydınlık dünyasına bir davet niteliği taşıyacaktır. 

 

Kaynakça:
1. Çarkçı, A., “Mehmet Akif Ersoy’un Eserlerinde ‘İttihâd-ı İslâm’ Düşüncesi”, Mütefekkir, 8 (15), 2021, 121-142.
2. Ersoy, M. A., “İttihad Yaşatır, Yükseltir, Tefrika Yakar Öldürür”, Sırât-ı Mustakîm, 5/116, (11 Teşrinisani 1326), 206.
3. Ersoy, M. A., “Müslümanların İlerlemeleri İslâm’a Sarılmalarına Bağlıdır”, Sebîlürreşâd, 22/565 (1923), s. 148.
4. Ersoy, M. A., Safahat (Nşr. M. Ertuğrul Düzdağ), Sütun Yayınları, İzmir 2007.