TR EN

Dil Seçin

Ara

Acizliğin Kuvveti

Hali vakti yerinde biri bir gün yolda giderken ıssız bir köşede yere yığılmış bir adam görür. Hemen yanına yaklaşır ve bakar ki, adam hem üşüyor ve titriyor çünkü bu keskin soğukta yarı çıplaktır, hem rengi benzi solmuş bir hastadır, hem de açlıktan kıvranıyor ve inliyor çünkü karnı çok açtır. Rikkat ve şefkati o çaresiz adama derhal yardım elini uzatmasını gerektirir. Bir araba çevirerek onu malikanesine götürür. Hizmetlilerine bu misafirine iyi bakılmasını ve tez elden bir doktor çağrılmasını talimat verir. O adam orada ısıtılır, yıkanır ve temiz elbiseler giydirilir. Karnı sevdiği yemeklerle güzelce doyurulur. Doktorun verdiği ilaçlar temin edilerek, ihtimamlı bir bakımla şifa bulur. Velhasıl bir dediği iki edilmez... edilmez de, acaba bu kimse kendisine bu kadar karşılıksız yardımlarda ve ikramlarda bulunan mülk sahibine bütün bunların karşılığında nasıl davranmalıdır?

Elbette hiçbir beklentisi olmadan bu kadar şeyler veren birisi teşekkür edilmeyi ve minnettar olunmayı hak eder. Merhamet edilen kimse bu tavır içinde olursa hem istirahatının devamlı, hem de bulduğu nimetlerin ziyadeleşmesi teminat altında olacaktır. Peki ya bu kimse başıboş bir serseri olsa ve kendisini toparladığında ikramla gelen nimetlerin zaten kendisine ait olduğunu veya malikane sahibinin zaten bütün bunları yapmaya mecbur olduğunu yada her şeyin tesadüfen ve tabii olarak böyle oluştuğunu farz etse ve bu ruh haliyle hane halkına zulme girişse ve hane sahibine böylesi ithamlar ile hakaret etse ne olur? Hiç şüphesiz ve her halde hakkına tecavüz ettiği kimseler ve inkar ettiği nimetler adedince cezayı hak eder. Ve bu ceza mülkün malikinin geniş merhametini de tahkir olduğundan, merhametin genişliğince katmerleşir.

Ya bu düşkün kimsenin yerinde biz olsaydık nasıl davranırdık? Bunun cevabı şu anki davranışlarımızda gizli. Kime karşı mı? Rabbimize karşı elbette. Her birimiz basit birer damla sudan ve kan pıhtısından yaratıldığımıza göre, bu dünyaya bizim olan bir şeyler getirmemişiz beraberimizde. Hatta o su damlası ve kan pıhtısı da bize ait değildi. Doğan her bebek, açlık ve korku ile açar gözlerini bu dünyaya. Ve annesinin kucağında ilk sütünü emerken bu iki korkudan da emniyette hissetmeye başlar kendisini. Çıplak ve çaresiz olarak bu dünyaya gönderilen aciz insana, şefkatli iki kalp, sıcak bir ev, karnını doyuracak en güzel gıdalar, örtünecek elbiseler, hayat, şifa, mutluluk, emniyet... verilir de verilir, hiç durmaksızın ve esirgenmeksizin. En ziyade sonsuzluğa ihtiyacı olan, bu sebeple ölümden çok korkan insana, şefkati sonsuz yaratıcısı tarafından bir ebedî hayat sözü de verilir. Velhasıl her zaman ve her an sayısız çok ihtiyaçlarımız merhametle karşılanır ve bize hiç karşılıksız sunulur. En güzel şekilde ve en güzel şekli ile. Zaten aciz olan insanı iyice aciz bırakacak bir merhamet tecellisidir bu. Ve bu hayatın gerçeği de aciz olduğumuzu, kendimize ait hiçbir şeyin olmadığını bilmek ve bunca nimetleri verene, bizi her daim rızıklandırana, bize hep merhamet edene, her şeyi hiç karşılıksız veren sonsuz zengin zata, bize karşı bu merhametinden dolayı teşekkür etmek, önünde hürmet, minnet ve muhabbetle eğilmektir. Yani acz ve fakrını bilmektir. Bu, aslında kendini ve haddini bilmektir. Nefsine ve sahiplendiklerine güvenmeyi bırakıp, sonsuz merhamet sahibinin kapısını çalmak ve hakiki merci olarak Ondan istemektir.

Bu acziyet hakikati zahiren küçülme gibi görünür ama zaten büyük değiliz ki. Karşımızda ağzını açmış bizi her an yutmaya hazır bir canavar hükmündeki ölümü öldürmeye muktedir miyiz sahi? Bekayı şiddetle arzu eden onlarca duygularımızın ihtiyacına ve sahiplendiğimiz tonlarca şeylere rağmen. Bu durum, bir muamma olan ölümü hakkımızda ebedî bir hayatın giriş kapısı yapabilecek olana sığınmamıza vesile olacaksa, acziyet kuvvettir esasında. Bir insanın bu dünyada başka hiçbir şeyde ya da her şeyde bulamayacağı bir kuvvettir. Her halükarda kendi başına güç yetiremediği yokluğun dar ağacı hükmündeki ölümü kendisi hakkında ebedî bir hayatın geçiş kapısına dönüştürebilecek olanın merhamet ve kudretine teslim olmaktır. Hem acziyet pasif bir durum gibi görünse de aslında çok aktiftir. Çünkü bu teslimiyet içindeki insan, normalde kendi aktiviteleri ile elinden gelmeyecek birçok işleri görebilir. Lisanının duası, fiilinin duası ile acziyette birleşince sımsıkı kapalı kapılar önünde açılır. Ve onlardan emniyet ve selametle girer. O Rabbinden, Rabbi de ondan emin olarak. İnsan olan, böylesi bir dua ile saflaşır ve kemalat bulur. Bu dünyada arzın halifesi, bütün mahlukatın en şereflisi, ahirette ise cennet ehline yakışır bir halde olmak, acziyetin duasının bereketi iledir.

...

Aciz ve fakir olduğunu bilen bir kul haddini aşmaz. Her bir şeyi Allah’tan bilir ve sahiplenmez, böylece sıkıntılarını çözebilir. Ve bu hakikate dayanarak Allah’a kulluk dışındaki bütün alışkanlık, gelenek, bağımlılık, adet ve tiryakiliklerini terk edebilir. Gücü en çoğa yetse de, en aza kanaat edip, şükürle yaşayabilir. Bu olmazsa olmaz çizgisini asgari seviyelere indirebilmek, insana, içinde heva ve heveslerinin kayıtlarından azade olarak Rabbine karşı kulluğunu özgürce yaşayabileceği geniş bir hürriyet alanını da temin eder. Bir mü’minin hür olmasının sırrı belli ki buradadır.

Kendi adına sahiplenmeler ise, alışkanlık ve bağımlılıkları da beraberinde getirir. Zevk, şehvet ve keyiflerin peşinde tüketilen ömürler, her türlü maddi tiryakilik, bağımlılık ve alışkanlıklar, ‘bu zamanda artık olmazsa olmaz’ları bol bir yapay çizginin üstlerde çizildiği ve belli standartları yansıtan ihtiyaç tarifleri, tutsaklıkların yaşandığı dar alanları ifade ettikleri için, içinde yaşayan kişileri sonsuzluğu isteyen duyguları ile daraltır ve boğarlar. Bu durumdaki insan, kendi özgürlüğünü vazgeçemediği birtakım şeyler uğruna tutsaklık ile değişmektedir. Aciz ve özgür doğan insana olmazsa olmazları bol bir kölelik hiç mi hiç yakışmaz.

Mükemmeli aramak uğruna bu yapay tariflere sığınmak bir kurgudan ibarettir. Bu senaryo rol yapmalarla doludur. Kendisini mükemmel ve muktedir zannederek dolaşanların oynadığı bir tiyatrodur. Bu durumdaki insanlar acziyetlerini unutarak, birbirlerini mükemmel kabul ederek ilişkiler kurarlar. Bu dostluk olur, evlilik olur, ortaklık olur. Ama başı ve sonu hep belli bir komedi olur. Her iki taraf da kısa bir sürede karşısındakinin kusurlarını görür ve ilişkiyi bir insana yakışmayacak tarzda bozarlar. Ve her şey daha başladığı gibi biter. Mükemmellikler kusurları ifşaya, sevgiler nefretlere, dostluklar düşmanlıklara taşınır. Balo biter ve maskeler düşer.

Aczinin farkında olan bir mü’min ise ilişkilerini bu eksende kurar. Karşısındaki kişinin de temelde kendi acziyetini taşıdığını bilir ve bu gerçeklikle muhatabiyetler geliştirir. Dost olur, çünkü o dost Enis olanın kuludur; sever, çünkü sevdiği kimse şahsında acizdir ama Vedûd olan zatın ayinesidir. İkram eder, çünkü Kerim-i Mutlak bize her an ikram etmektedir; merhamet eder, çünkü her daim Rahim-i Mutlak’ın merhametini hisseder. Aciz bir mü’min şefkat ve merhametle davranır çünkü kendisini bu hislerle yaratanın kendisi sonsuz şefkat ve merhamet sahibidir ve kendisinden bunu istemektedir. Fakir olan bir kul paylaşır çünkü paylaştıkları kendisine sonsuz rahmet hazinelerinden paylaşması için verilmiştir.

Mükemmeliyetçiliğin insanı hırslandırarak haddini aştırdığı ve sanal bir âleme tutsak ederek alçalttığı yerde, aczini bilen kimseyi tevekkül içinde kendisi ile barışık tutan ve hayatın en yalın gerçekliği içinde özgürce yükselten şeyin sırrı işte bu acziyetin kuvvetinde saklıdır.