TR EN

Dil Seçin

Ara

Cilalı Taş Devri

Binlerce sene önceydi. İnsanlar taş devrini yaşıyorlardı. Gerçi kullandıkları âletler ibtidaî idi ama maddî ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli oluyordu. Ve bu insanların maddî ihtiyaçlarının yanında ihtiyaçlarının asıl büyük bölümünü teşkil eden manevî ihtiyaçları da vardı. Midelerinin yemek yeme ihtiyacından daha da fazla kalblerinin rabbini bilme ihtiyacı vardı. Bedenlerinin uyku ihtiyacının ötesinde ruhlarının sonsuzluk ihtiyacı vardı. Toplumun fertlerinin bazısı manevî ihtiyaçlarını maddî cisimlere, taşlara sahip olarak giderebileceklerini düşünüyorlardı. Ve bir kısım insanlar da manevî ihtiyaçlarının yalnızca fiziksel ihtiyaçlarının giderilmesi ile tatmin edilemeyeceğinin farkında idiler. Bunun için de “ben kimim?” ve “burada neciyim?” ve “nereye gideceğim?” gibi temel insanlık sorularını kendi kendilerine soruyor ve bunlara kalbi, ruhu ve duyguları tatmin edecek cevaplar arıyorlardı.

Sonra bir süre geçti. İnsanlar teknolojiyi geliştirdiler. Taşlar şimdi yontuluyor, çeşitli şekillere sokuluyor, cilalanıyordu. Bu, cilalı taş devriydi. Artık kullanılan teknoloji maddî ihtiyaçların karşılanmasını daha kolay bir şekle sokmuştu. İnsanlar yeme, örtünme, barınma gibi maddî ihtiyaçlarını daha kısa sürede temin edebildiklerinden, daha çok zaman artırabiliyorlardı. Peki bu zaman nasıl değerlendirilmeli idi? Hem zaten teknolojinin sunduğu rahatlık insanların manevî ihtiyaçlarını karşılayamıyordu. Her insan kendini, hayatı ve ölümü ilgilendiren soruları sormaya devam ediyordu. Toplumun çoğu taşları yontmanın ve cilalamanın cazibesine kapılmış, asıl ihtiyaçları olan manevî ihtiyaçlarının teknoloji ve ürünleri tarafından karşılanabileceğini varsayıyordu. “Hayatımın ve varlığımın anlamı yontulmuş taşlara sahip olup, onların cilasında ebediyeti hayal etmektir.” diye zannediyordu. Ve aslında bununla kendi ruhunun ve kalbinin beka isteğini yontup, cilalıyor ve kendini doğrudan ilgilendiren sorulardan kaçıyor, kaçıyordu. Kimi insanlar ise gerçek ihtiyaçlarının taşların cilalanması ile giderilemeyeceğinin farkındaydı ve “kim olduğunu” ve “bu dünyada ne yaptığını” sorguluyor, ölümün soğuk ve karanlık yüzünü aydınlatmaya çalışıyordu. Ve bunlar diğerlerine göre azınlıkta idi.

Derken bir zaman daha geçti. İnsanlar tunç devrini yaşamaya başladılar. Bu, teknolojinin biraz daha gelişmesi demekti. Artık demire de şekil verilebiliyordu. Maddî ihtiyaçlar, kullanılan yeni aletlerle daha da kolay karşılanabilir bir hale gelmişti. Şimdi insanların maddî ihtiyaçlarını karşılamak dışında daha da çok vakitleri olmaya başlamıştı. Ama bu tasarruf edilen vakitte ne yapmak gerekirdi? Serseri olan birçokları bu vakitlerini çeşitli eğlenceler icad ederek, varlığa dair temel insanlık sorularını ve manevî ihtiyaçlarını bilim ve teknoloji ile karşılayabilecekleri zannı ile geçirdiler. Ciddi olan bazı insanlar ise demire de şekil verilip, cilalanmasının varlığın, hayatın ve ölümün sırrına ait sorulara, kalbin ve ruhun bekaya ve baki olana ihtiyacına karşılık gelemeyeceğini bildiler. Onlar ise tasarruf ettikleri vakitlerini kendilerini bilmeye, hayatın anlamını sorgulamaya ve ölüme bir çare aramaya ayırdılar. Bunlar da diğerlerine göre azınlıkta idi.

Sonra binlerce sene daha geçti. Bu sürede teknoloji daha da gelişmeye devam etti. Ve yine çokları kendi manevi ihtiyaçlarını teknolojinin gölgesine sığınarak örtbas etmeye çalıştılar. Bazı insanlar da vahyin ışığında ve gönderilen peygamberlerin elçiliğinde hayatın ve varlığın muammasını ve ölümün karanlığını aydınlattılar. Ve böylece her şey anlaşılır ve yaşanmaya değer hale geldi.

Ve derken asrımıza geldik. Zamanımız insanlarının birçoğu da ilim, teknoloji, servet, makam, zevk, şöhret, keyif ve eğlence peşinde koşmaktalar. Şimdilerde artık taşlar ve metaller daha kolay yontuluyor ve daha da çok cilalanıyor. Bu, bir televizyon veya bir otomobil haline geliyor. Ve toplumun büyük çoğunluğu da gelişen teknolojinin sunduğu bu aletleri edinerek ve kullanarak hayata dair, ölüme dair, manevi ve asıl olan ihtiyaçlarımıza dair soruların cevabını bulduklarını düşünmekte, bununla gerçek anlamda kendilerini sorgulamaktan kaçmaktalar. Ve bilim ve teknolojinin gölgesine sığınarak zahiren süslü ve cilalı, bâtınen çok iptidaî ve karanlıklı bir hayat yaşamaktalar. Çünkü kalb ve ruhların ebed tutkusunu markalı elbiseler, futbol maçları, yeni teknoloji otomobiller karşılamıyor, karşılayamıyor. Ve yine zamanımız insanlarının bazıları ise cilalı taş devrindeki değil, yaşanmış yüksek bir medeniyetin devrindeki değerleri esas alarak yaşamayı tercih ediyorlar. İçleri gibi dışları da hayırlı olan insanların yaşadığı, Hz. Peygamber ve sahabelerinin yaşadığı sorgulamaları yaşamayı yeğ tutuyorlar. Hakikatin güneşine kavuşmanın izzetini ve memnuniyetini, teknolojinin gölgesine sığınarak kaçmanın zilletine ve karanlığına mutlaka tercih ediyorlar. Ve Hz. Mevlana’nın “Nice insanlar gördüm üstlerinde elbise yok, nice elbiseler gördüm içlerinde insan yok.” sözünün hakikatini, “elbise”nin değil “insan” olmanın esas olduğu, Rablerinin isteği doğrultusunda yaşamaya çalışan müminlerden olmanın lezzetini tadıyorlar. Böylelikle cilalı taş devri insanı olmayı değil, gerçek medeniyetin insanı olmayı tercih ediyorlar. Ve bunlar da oldukça azınlıktalar.