TR EN

Dil Seçin

Ara

Genetik Devrimi ve Sonrası

İnsanlık tarihinin önemli dönüm noktalarından birindeyiz bu günlerde. Tüm dünya, insan genetik şifresinin çözülmesini konuşuyor. Ve bu keşfin gelecekte ne gibi sonuçlara yol açacağı tahmin edilmeye çalışılıyor. Fütürologlar (geleceği tahmin uzmanları) fazla mesai yapıyor, hayal güçlerini zorluyor, kafa patlatıyorlar, tahminler ise muhtelif. Kanser vb. hastalıkların önlenmesi, hayat süresinin 150 yıla kadar uzaması en mütevazi ihtimaller. Ölüme çare bulmak, kusursuz insanlar, üstün ırklar yetiştirmek ise en iddialı beklentiler. Ben bu konularda uzman değilim ama şunu rahatça söyleyebilirim: “Tahmin edilenin de ötesinde değişimlere hazır olalım.” Neden mi?

Elektrik enerjisi 1800’lerde keşfedilmişti biliyorsunuz. Ve günümüzden sadece 120 yıl önce de ilk elektrik ampulü yapılmıştı. Düşünebiliyor musunuz, şu anki hayatımızın merkezi olan, endüstrinin, aydınlanmanın, ulaşımın, haberleşmenin, gündelik hayattaki tüm faaliyetlerimizin olmazsa olmaz temeli olan elektrik, sadece 120 yıl önce yaygın kullanıma girmişti. Ve 120 yıl önce o zamanın en zeki, ufku en geniş bilim adamlarına “bu keşif gelecekte ne gibi sonuçlara yol açar?” diye sorulsaydı, bugün gelinen noktayı hangisi tahmin edebilirdi acaba? Hiçbiri tabii ki. O yüzden bundan 120 de değil, 50 yıl sonrasını bile bugünün değme bilim adamlarının kestirebileceğini zannetmiyorum. Öylesine bir asırda yaşıyoruz.

Aslında insanlık tarihini geriye dönük olarak gözden geçirdiğimizde, eski asırlarda bilgi ve teknolojinin aritmetik hızla yani hayli yavaş geliştiğini görüyoruz. Mesela 700’lü yıllarda “medeniyet katsayısı” faraza 12 idiyse, 800’lü yıllarda 13 oluyordu, 900’lerde 14 ve hakeza. Adım adım bir gelişme vardı. Yeni Çağ’da ise bu gelişmenin geometrik bir hıza ulaştığı görüldü. Teknolojik ilerleme 1400’lerde diyelim ki 20 iken 1500’lerde 40, 1600’lerde 80 olacak şekilde katlanarak artıyordu artık. Ve 20. yüzyıldan itibaren bu gelişim sürecinin logaritmik bir seyre döndüğünü görüyoruz. 100 katsayı, bazen sadece 20-30 yılda 1000 olabiliyor artık. 1940’larda nükleer enerjinin keşfi, 1960’larda uzay yolculukları, 1980’lerde bilgisayar ve iletişim devrimi gibi gelişmeleri hatırlarsak, artık 10-20 yıllık sürelerde bile önceden kestirilemez gelişmelerin olabildiğini fark ederiz.

Geçenlerde bir cep telefonu firmasının “Bir gün uzay yolu dizisindeki gibi iletişim araçlarıyla konuşabileceğinizi hayal edebilir miydiniz?” şeklindeki reklamı bu şaşırtıcı ve inanılmaz gelişmeye işaret ediyordu. Bundan sadece 15 yıl önce Urfa’da PTT binasının önüne konan jetonlu telefonlarla konuşmaya başladığımızda “amma da ilerledi teknoloji” dediğimi hatırlarım. Şimdi dünyanın bir ucuyla “cepten” konuşup, internetten Everest tepesinin o anki manzarasını veya uydu görüntüleriyle Haydarpaşa limanındaki kayıkları bile “online” izleyebilir hale geldik. Ve bu gelişmeler, gelişmelere önayak olan bilim adamlarının bile tahmin edemeyeceği bir hıza ulaştı.

Bunun en çarpıcı bir örneği olarak, 15-20 yıl önce bilgisayar teknolojisi ilk yaygınlaştığı dönemlerde Bill Gates de dahil olmak üzere o zamanın ileri gelen uzmanları bile, “yakın bir gelecekte 1 tondan daha hafif bilgisayar yapılamaz, bilgisayarın gündelik hayatta yaygınlaşması, herkesçe kullanılır hale gelmesi hayaldir” demişlerdi.

Şimdiki durum ise ortada.

O yüzden diyorum ki, tüm tahminler yine eksik kalır büyük bir ihtimalle. 10-20 yıldan ötesini hayal bile etmemiz zor bence. Çok ilginç ve şaşırtıcı ilerlemelere hazır olalım.

Son asrın en büyük fütüroloğu olan Bediüzzaman’ın Kur’an’dan ilhamen eserlerinde işaret ettiği bazı gelişmeleri şimdi daha rahat kabullenebiliriz sanırım:

Elbette nev’-i beşer, âhir vakitte ulûm ve fünuna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir.

En müzmin (kronik) dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise ey insan ve ey musibetzede benî Âdem! Meyus (ümitsiz) olmayınız. Her dert, ne olursa olsun, dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hatta ölüme de muvakkat (geçici) bir hayat rengi vermek mümkündür.

Vazife-i ubudiyetinizi (kulluk görevinizi) unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki, rûy-i zemini (yeryüzünü), her tarafı her birinize görülen ve her köşesindeki sesleri size işittiren bir bahçeye çeviriniz.

Uzak mesafelerden eşyayı aynen veya sureten ihzar etmek (yanımıza getirmek) mümkündür.

Hazret-i Süleyman, bir günde havada tayeran ile (uçarak) iki aylık bir mesafeyi kat etmiştir. İşte bunda işaret ediyor ki: Beşere yol açıktır ki, havada böyle bir mesafeyi kat etsin.

Kuş ve hayvanların istidat dili bilinirse, çok taifeleri var ki, kardeşleri hayvanat-ı ehliye (evcil hayvanlar) gibi, birer mühim işte istihdam edilebilirler.

Harikalar asrındayız, yüz yıl mevtten (ölümden) sonra dirilenler var.

Ve hakeza...

Yine de tahmin edilenin de ötesinde gelişmeler olsa bile dünyanın “cennet gibi” olması şu anki medeniyet mantığı ile imkansız gibi. Eğer genetikçiler (varsa) “kötü niyet” genini bulup yok etmeyi başaramazlarsa, muhtemel gelişmeler yine belli devlet veya zümrelerin çıkarına kullanılacak ve insanlığın çoğu ezilen, horlanan, sömürülen konumlarından kurtulamayacaklardır. Zira bugünkü Batı Medeniyetinin temelinde “kuvvetli olan haklıdır” mantığı vardır, çıkar boğuşmaları vardır, Murphy’nin “altın kuralı” vardır: “Altını olan, kuralı koyar.”

Nitekim asrımızın simge harikalarından olan otomobillere hala kısıtlı gelirlilerin imrenerek, uzaktan bakabilmesi, dünyanın dört bir yanında açlıktan ölme sınırına gelmiş milyonlarca fakirin varlığı, en özgür bir platform olarak tasarlanan internetin bile bir yönüyle fesadın yayılmasına hizmet ederken bir yandan da devlet kontrolünde sansüre tabi tutulmaya çalışılması gibi örnekler iyimserliğimizi törpülemektedir.

Ama medeniyetin bu çirkin yönlerinin iyice açığa çıkması ve Kur’an nuruyla tedavi edilmesi sonrasında, yaratılış olarak gerçeği, iyiyi, mükemmeli arayan insanoğlunun hadislerde de vaad edilen bir huzur ve saadet devrini (kısa süreli bile olsa) gerçekleştireceğini de ummaktayız.

Ancak bu teknolojik gelişmelerin uzun vadede insanların manevi hayatında ne gibi neticelere yol açacağını tahmin etmek de pek zor değil. İlmin baş döndürücü bir hızda ilerlemesi, vahye dayanmayan ilmi tek dayanak noktası olarak görenlerin artmasına yol açabilir. İlmî başarılar, insanoğlunun gururunu, kibrini ve tabii Allah’a isyanını arttırabilir. Kur’an, gafilleri uyarmak için ölüm hakikatini hatırlatıp “kafalarına vurduğu” ve ancak ayılttığına göre, ölüme çare bulunması, hatta bunun sadece ihtimal olarak belirmesi bile insanların dine bakışını ciddi biçimde değiştirebilir.

Yine de ister tüm hastalıklar yenilsin, ister insanoğlu binlerce yıl yaşamanın yolunu bulsun, ister ölüm öldürülsün, ister uzayda koloniler kurulsun, her insanın kendi kendine sorduğu “bu muhteşem kâinatı kim yarattı, ben neden buradayım, var oluşumun gayesi nedir?” soruları her dem tazeliğini koruyacaktır muhakkak ki. Ve ilmî gelişmeler insanları Kur’an’a karşı lakaytlaştırdıkça, Cenab-ı Allah Kur’an’ın yepyeni mucizelerini ilan ettirecektir. Hastalıkların, musibetlerin çaresi bulundukça ve insanoğlu acizliğini unuttukça (hadislerde de belirtildiği gibi) eskilerde görülmemiş yeni hastalık ve belalar insanoğlunu uyaracaktır. Tüm bunlara çare bulunup hele ölümü yenmek de söz konusu olduğunda ise eğer insanlık şükür değil küfrana saparsa tüm kâinatı kudret elinde tutan Yaratan, herhangi bir sebep (ister bir göktaşı, ister bir kara delik, ister entropi kanunu uyarınca kâinatın tabii bir sonunun olması) ile kıyameti koparacak ve insanoğlu yaptıklarının hesabını vermek üzere O’nun huzuruna gidecektir.

O’nun kudretinde noksaniyet yoktur. Madem vaad etmiş, elbette yapacaktır.