Geçenlerde sonbaharı izlemek üzere Belgrad Ormanı’na gittim. Tabiat yine muhteşemdi, yine olağanüstü bir performansa ev sahipliği yapıyordu. Onlarca ağaçtan aynı anda yapraklar düşüyor, hazan yaprakları adeta bir hüzün senfonisiyle toprağa doğru süzülüyordu. Muhteşem bir koreografi. Olağandışı bir sanat! Ömür dediğimiz yolculuğu, bir ağacın filizlenip yaprağa duruşundan, sonra sonbaharla birlikte yapraklarının kızarıp bozarmasından, o yaprakların kuruyarak toprağa değişinden, onun gövdesinde çürüyüp gidişinden daha iyi ne anlatabilir? Hayat, sürekli bir oluş ve bozuluş halinde akıyor. Bir yandan yenileniyor ve doğuyor, beri yandan bozuluyor ve ölüyor.
Geçen hafta yolumu birkaç defa Kuzguncuk’a düşürdüm. Virane konakların arasında yürüdüm, yenilenmiş evleri ‘özge bir temaşa’ ile süzdüm. Arnavut kaldırımı sokaklarda yaşamışlığın nefesi yanıbaşımda, avarelik ettim. Mahalleyi içime çektim. Berberinde tıraş oldum, esnaf lokantasında nefis körelttim.
Burada ne buluyoruz?
Bu güzel mahalle, galiba bize yitirdiklerimizi hatırlatıyor. İnsanların birbirini tanıdığı, birbirinin elinden ve dilinden emin olduğu, hesapçılığın insan ilişkilerini geri dönülmez bir biçimde zehirlemediği zamanları. Oraya sığınıp belalardan emin olacağımız bir düş ülkesi olsun istiyoruz.
Mazi ve çocukluk, kimilerimiz için cerahat püskürten bir yara iken, kimimiz için bir düş ülkesi, bir sığınak. Bellek iyi zamanlarımızda bize iyi bir dosttur. Çocukluğun ülkesini güneşli bir rüya halinde resmeder. İnsan bir kez melankolinin pençesine düşmeye görsün, geçmişin sandukasından hep eziyet ve iniltiler çıkar. O güne kadar çocukluğuna ilişkin hiçbir olumsuzluktan söz etmemiş kişi, depresyonun koynunda, o düş ülkesinde kendisine yapılan eziyet ve kötülükleri bir bir hatırlayıverir.
Geçmişin psikiyatri hastalıklarından birisi de nostalghia. Ev özlemi. Yurt ağrısı. Tek bir tedavisi var, nostus! Eve dönüş. Modernliğin ağrılarından birisi, bize dönecek bir ev bırakmamış olması. Ruh emniyette değil. Diken üstünde. Bize bir tarihimiz olduğunu hatırlatacak gölgeleri izliyoruz. Bugün hayatta olmayan bütün sevdiklerimiz ruhumuzda gölgeler halinde yaşıyor. Onlara bakarak bir yön bulabiliriz. Sadece bu anda değil, ama aynı zamanda geçmişte de yaşıyorum. Geçmişim benim evimdir. Kim olduğum bilgisi bir tereddüde dönüştüğünde, ancak oradan bir aks-i seda alabilirim. Bir yıl içinde, tanıdığım ne çok insan sonsuzluk âlemine kanatlandı. Ölümün bilgisi, bizi bu dünyaya iştahla abanmaktan alıkoyar. Ölüm, ağzımızın tadını bozar. Ağzının tadı kaçmış birisi olarak sıramı bekliyorum.
İnsanların öykülerini dinliyorum. Dün birbirini sevenler, bugün birbirini boğazlıyor. Dün mutlu olanlar bugün mutsuzluktan yakınıyor. Dün sevgili olanlar bugün birbirinden nefret ediyor. Her şey zeval buluyor. Kimse sonsuzluk ülkesinin padişahı değil. Belleğimizde ufak tatlar kalıyor. Bir gülümseyiş, birkaç dize, birkaç an, birkaç fotoğraf.
Şair gibi, “Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda” diyecek takatim yok. Hayatın en büyük amacının akıp ölüme katışmak olduğunu bilecek kadar yaşadım. Verdiği her nefes için kâinatın Sahibine şükrediyorum. Yaprakların düşüşünü bana gösterdiği için O’na şükran duyuyorum. O’nun sanatını ululuyor, O’nun sanatı karşısında ürperiyorum. Her şeyden, bu arada zamandan da sıyrıldığımda bir tane ülkem, aslî bir tane evim var. Orada olmakla emniyet hissini içime çektiğim bir yer. Orada olmazsam hiçbir yerde olacağım, sadece orada olmanın varlığımı ışıklandırmaya yeteceği bir yer. Bu yer, benim O’na duyduğum inanç. O’nun varlığına duyduğum, beni işitiyor, görüyor ve bana cevap veriyor oluşuna duyduğum inanç. Ezeli ve ebedi olana, sönmeyecek ve batmayacak olana, yerin ve göğün sahibine, kudretiyle her gün bizi şaşkına çevirene, her gün gözümüzün önünde sayısız mucize gerçekleştirene, şifanın asıl sahibine duyduğum inanç. Övgü yalnızca O’nadır.
