– Konsoldaki krem rengi yemek takımını sen al. Ta Filipinler’den getirdim onu.
– O takım çok güzel, götür yanında. Çocukların gelince özel günlerde kullanırsın.
– Şu üstteki tavus kuşu desenliyi götüreceğim.
– Hem belki Phyllis veya Leyla alır.
– Phyllis daha yeni bir sürü şey aldı. David’in evi çok küçük. Ekstra başka şey istemiyor. Bu masa örtülerini de götür.
Biri krem rengi biri beyaz, kendi ördüğü dantel masa örtülerini kastediyor.
– Helen, ben kullanamam onları, leke yaparım.
– Olsun, leke olsun. Yine de sen al.
Eşimin “Amerikalı annen” dediği eski komşum Helen‘in evindeyim. Biraz yoruldu. Mutfağın kenarında bir sandalyede oturuyor. Ben mutfak dolaplarını indiriyorum. Götüreceklerini, vereceklerini ayırıp kutuluyorum. 82 yaşında. Yalnız yaşıyor. Evini de çiçeklerini de çok sever. Taşınmak istemez aslında… Dizinden ameliyat olduktan sonra çocukları çok ısrar ettiler ama kabul etmedi. Ama bir ay önce kendi başına iken düşmüş bayılmış. Öylece kalmış. Ayılınca, kalkıp kendisi doktoru aramış. Dışarı çıkmadan market alışverişini görebileceği, doktoru, hemşiresi, yemekhanesi olan, yaşlılar için tasarlanmış bir siteye taşınmaya karar verdi.
Kızı Phyllis 55-60 yaşlarında ciddi bir hanım. Taşınma operasyonunun patronu o. Evdeki küçük büyük her şeyi satın alabilecek bir şirketle anlaştı. Birkaç gün sonra gelip, kalan küçük büyük ne varsa fiyat verecekler. Bu hem fazlalıkları elden çıkarmasını, hem de bir miktar para kazanmasını sağlayacak. Yeni dairesi çok daha küçük olacağı için eşyalarını elemek zorunda.
Ev o kadar çok hatıralarla dolu ki eşyaları ayırmak öyle kolay bir iş değil. Ve “Amerikalı annem”, bu hengâmede bana yeniden çeyiz düzmeye çalışıyor.
Dolaplardan çıkanlarla beraber hatıralar dökülüyor önümüze. Phyllis’in, ardından David’in doğumu, yurt dışı ateşe görevleri, işi, arkadaşları… İlk eşini anlatırken yüzü eğiliyor, dudağı bükülüyor. Sonra ikinci eşinden bahsediyor. Elini kalbine götürüyor, gözleri hatırası için bile başka parlıyor. Kızının ameliyatını, oğlunun düğününü anlatıyor.
Oğlu, İranlı Leyla ile evli. İş saatleri dışında, ve hafta sonları bazen karşılaşıyoruz. Torunu Lily benim kızımla oynuyor. David ufak tefek tamirlerle uğraşıyor. Bugün kimse yok, Helen’le ikimiz yalnızız.
Ona bakıyorum, taşınmak istememiş olsa da yeni evi ve yeni hayatı için yine de heyecanlı. Bir nostalji ile hatıralar anlatıyor ama geleceğe de ümitle bakıyor. Hep güldürüyor beni. Yeni evini nasıl dekore edeceğinden, uzun zamandır devam ettirdiği patchwork çalışmalarına ve bahçe kulübüne devam edeceğinden, vakti gelince eşinin almış olduğu devremülke gideceğinden bahsediyor.
Çekmecelerden yarı dolu ama şişkin bir zarf geliyor elime. İçinde kırmızı, süslü, simli parçacıklar var. “Eşime sürpriz yapmak için yatağın üzerine serperdim. Sen götür onu. Ama yatağın üstüne atma sakın. Temizlemesi çok zor oluyor. Kahve tabağının yanına falan koyarsın.”
Öğleden sonra diğer odada yalnız başıma CD’leri kutuluyorum. Helen ofisinde belgelerini ayırıyor. Bugün kimse olmasa, kimse konuşmasa da, ev öyle anı dolu ki duvarlar konuşuyor sanki. İçeride müthiş bir duygu yükü var. Yan tarafımdaki dolapta Noel, Paskalya, cadılar bayramı süsleri kutularda ayrı ayrı organize edilmiş. Hiçbiri yeni eve gitmeyecek. Torunu Lily için alınmış türlü türlü oyuncaklar evin çeşitli yerlerine dağılmış, ama çoğu burada.
Bu odanın camından bakınca kendi eski evimi görüyorum. İşte o an, o ev konuşmaya başlıyor sanki. Yaşlı ve inatçı haliyle gülümsetiyor beni. Evi kanalizasyon basmasından, ısıtıcının durup durup bozulmasına, çatının birkaç yerden akıp, altına kovalar koyduğumuz, 14 aylık bir bebekle badana yaptığımız günleri anlatıyor. O duvarın rengini nasıl da özenle seçmiştik satılan yerde. Eve gelip duvara sürdüğümüzde neon rengi bir lambaya benziyordu. Normal bir renk haline gelene kadar, ne çok karıştırmıştık. Eski de olsa bir sürü insana kucak açması, çocuklarımızın doğumu, zamanla değişen okullar, işler derken, eşimin bekarlığından kalan tek bir kanepe ile bir odalı o apartman dairesinde hayata başlamamıza kadar gittim. Bir hafta kadar yere battaniye serip yattık. Sonra dayanamadık bir yatak aldık. Zamanla eşyamız da, evimizin bireyleri de misafirleri de çoğaldı. Eşyalar bazen ikinci el bazen yeni oldu ama her aldığımız sandalyenin, her taktığımız perdenin bir hatırası oldu. Yeni bir tava, yeni bir sehpa, yeni bir yıl, yeni bir iş, yeni bir şans, yeni bir mevsim… Hepsi taze bir başlangıçtı, ümit ve heyecan veriyordu. Helen için, bu çok daha geniş bir zaman içinde geçen, daha uzun bir hikayeydi.
Eşya eşya, saniye saniye, anı anı, ilmek ilmek örülüyordu hayatlarımız. Zaman bir adım geriye gitmiyordu. Bu evlerden çıktığımız gibi bu dünyadan da çıkıp gidecektik. Kim bilir evlerimizi kimler toplayacaktı. O eşyanın içindeki manevi değeri ve hatırayı biraz olsun bilebilecek miydi?

Şu an evimizde Helen’i bize unutturmayan ufak tefek yadigârlarımız var. Çarşıda görseydik bunları, belki dikkatimizi bile çekmezlerdi. Ama şimdi evimizdeler. Hepsi çok güzel… Fakat onun hatırası olduğu için daha da güzel, daha da değerli. Hayatta da hiç aklımıza gelmeyen, hatta belki istemediğimiz ve değiştiremeyeceğimiz eşya, olay, veya kişilerle yaşamak durumundayız. Kader bizi bir araya, tam da şu an olduğumuz yere getirmiş. Peki tüm bunlar da Allah’tan geldiğini hatırlayarak, onun hediyesi, mesajı, veya emaneti olması nazarıyla kendilerine bakılırsa güzel olmaz mı?
Geçmiş…
Yaşananlar öyle hep tatlı hatıralar değil… Bazen geçmiş ne kadar da hüzün ve zorluklarla dolu:
1973 yılında Ed Ryder işlemediği bir cinayet için hapse atılır(1-2-3). Mahkemede kendisi için berbat bir savunma yapılırken, o oturduğu yerden haksız yere hayatının nasıl elinden alındığını seyretmekten başka bir şey yapamaz. Pensilvanya’da bir hapiste 19 yıl yatar. Yeni deliller ışığında, adının üzerindeki leke temizlenince hapisten çıkarıldığında 43 yaşındadır. Bütün gençliği hapiste geçmiştir. Hapisten çıktığında kendisini yeniden doğmuş gibi hisseder. Sanki duyduğu müzik, soluduğu hava bile farklıdır. Yeni kavuştuğu özgürlüğü ile ilgili en çok hoşuna gidenin ne olduğu sorulduğunda, kahvaltıda ne yiyeceğini kendisinin seçip, bunu hazırlayabilme olduğunu söyler.
Kahvaltı hazırlayabilmenin veya bir restorana gidip o an canınızın istediğini sipariş verebilmenin nasıl bir zevk olduğunu hiç düşündük mü? Belki 20 yıl boyunca hep başkaları ona ne zaman ve ne yiyeceğini dayatan birinden duymamız gerekiyor. Ed Ryder, “Bu size sıkıcı gelebilir, benim için ise öyle heyecanlı ki, hep bunu hayal etmiştim.” diyor.
Sıradan olaylardaki güzelliğe karşı körlük öyle arttı ki, insanlar mutlu olmak, heyecan yaşamak, ve hayatlarına bir renk vermek için uçaktan atlamak gibi aşırılıklara kaçmaya, harama girmeye ya da sürekli depresif bir halde yaşamaya başladılar. Elde edilse bile, geçici dünya zevkleri insanı mutlu etmiyordu artık, çünkü elde durmuyordu.
İlginç öyküsü nedeniyle birçok kişi Ed’e hapisteki hayatı ile ilgili sorular sorar. Ed ise geçmişten konuşmak istemez. “Hapiste kimse geçmişe bakmaz, çok acıdır çünkü. Hapisteki tek ümidiniz geleceğe bakmaktır. Ben de hapisteyken hep gelecek ile ilgili hayaller kurdum. Çıkacağım günü düşündüm. Planlar yaptım. Artık içeride değilim, bu zorluk üzerimden kalktı, imtihanım bu değil.”
Tavır
Ed Ryder’ın yaşadığı haksızlığı hayal etmek bile insana sıkıntı veriyor. Fakat böyle bir tecrübe üzerine kızgın ve dargın olmak yerine, geleceği ile ilgili heyecan duyması ve tavrı çok ibret verici.
Sahabileri düşünelim. Peygamber Efendimiz (asm) onlara bir davet getirdi, onlar da bir seçim yaptılar. Kimi ailesini, kimi parasını kaybetti. Kimi evinden barkından oldu. Fakat eskiyi bıraktılar, onun getirdiği yeniliği takip ettiler ve bir daha da arkalarına bakmadılar. Bugünün tam potansiyelini anlayabilmek için, dünü arkada bırakmak gerekiyor.
Birçok insan Ed’in yaşadığı hayatı tecrübe etmemiş olsa da, kendi oluşturduğu bir hapishanede yaşıyor ve bir türlü bunun dışına çıkamıyor. 20 yıl önceki kafa yapısı, korkular, günahlar, endişeler ile insan kendi parmaklıklarını yapıp kendi etrafını çeviriyor. Aynı şeyleri düşüne düşüne, aynı şeylere üzüle üzüle hayatını geçiriyor. Artık bunlar geçtiyse, şu an imtihanımız değilse, her yeni günle birlikte gelen nimetlerin farkına varıp, onlara şükretmek, ve varsa yeni imtihanlara sabretmek sırası geldi. Tabi nimetlere şükretmek için önce doğru bakmak, ve o nimetleri görmek gerek.
Geçen hafta, Thornton Wilder’ın ünlü oyunu “Our Town” dan kısa bir bölüm karşıma çıktı ve beni ağlattı. Oyunda Emily karakteri 26 yaşında ölür, fakat daha sonra kısa bir ziyaret için ruhu dünyaya tekrar gelir. Bu kısa tecrübe içinde yaşayan insanları gözlemlediğinde, her anın ne kadar da değerli olduğunu anlamadıklarının farkına varır. Ne acıdır ki, kendisi de böyle yaşamıştır.
“Ne kadar da hızlı geçiyor,” der Emily. “Birbirimize bakacak vaktimiz yok. Hayatta olan onca şey… Hiç fark etmemişiz. Götürün beni tepedeki mezarıma. Ama önce: Durun! Bir kere daha bakayım… Hoşçakal anne, baba. Hoşçakalın geçen saatler. Ve annemin ayçiçekleri. Yemek ve kahve. Yeni ütülenmiş elbiseler, sıcak banyolar. Uyku ve uyanmak. Ah dünya, sen hiç kimsenin fark edemeyeceği kadar harikasın.”
Fakat çoğunlukla hepimiz birer Emily’yiz. Ancak elimizden çıkınca anlıyoruz her şeyin kıymetini.
Eğri Oturup Doğru Konuşalım
İnançlı biriyle inançsız birinin tavrı arasında bir fark yoksa, bir şeyler yanlış gidiyor demektir.
Eğer “İman bir nur,” (4) ise, sürekli huysuz, aksi, şikayet eden birisine gidip, “Nedir sendeki bu ışık, bana da söyle, her neyse benim de buna ihtiyacım var,” der mi kimse? Negatiflik, huysuzluk, şikayet zaten her yerde var. Kimse “Biraz daha olsa,” demiyor. Dünyanın en güzel başörtü ve takkelerini takabilir, pardesü ve cübbelerini giyebiliriz, ama tavrımız kötüyse, kimse içimizdeki nuru göremez.
Bu sadece etrafımızı değil, kendimizi de kötü etkiler. Hayatımızı yılgınlıkla geçirir isek Allah’ın kulu olmanın tadını anlayamaz, şerefini idrak edemeyiz.
Herhangi bir olaya tavrımız ise tamamen perspektifimiz ile ilgili. Gerçekten güzel gören, güzel düşünüyor, ve güzel düşünen hayatından lezzet alıyor (5). Problemin kendisine odaklanmak insanı negatif düşünceye itiyor. Problemi asıl verene, Allah’ın vaadine, sevgisine, bizim için planına ve ebediyete odaklanmak insanın tavrını otomatik olarak değiştiriyor. İnsanlar her şeyimizi elimizden alabilir, ama tavrımız sadece bizimdir. Onu kimse alamaz.
Çoğu zaman konuştuğumuz kelimeler bir dua gibi hayatımızın seyrini belirliyor. En kötüyü düşünenler, en kötüyü söyleyenler, bunlar da genelde hiç mutlu olmayanlar oluyor.
Bir gün bir kadın kalkıp aynaya bakmış. Sadece üç tane saçı kalmış. “O zaman ben saçımı öreyim,” demiş, ve çok güzel bir gün geçirmiş. Ertesi günü kalktığında, sadece iki tel saçı kaldığını görmüş. “Bugün saçımı ortadan ikiye ayırıp tarayayım,” demiş ve harika bir gün geçirmiş. Ertesi günü kalktığında kafasında tek tel saçı kalmış. “Bugün saçımı at kuyruğu yapayım,” demiş ve çok eğlenceli bir gün geçirmiş. Bir sonraki gün kalktığında hiç saçı kalmadığını görmüş. Sevinmiş. “Saçımla uğraşmadan bu güzel güne başlayabilirim,” demiş.
Meseldeki bu kadın, güzel bir tavrın önemini gerçekten anlamış biri. Tavrı ve seçimi ile hayatından lezzet alabiliyor. Hepimizin şartları ve imtihanları farklı. Hayatımızı anlamlandıran, renk katan ise ani ve geçici zevkler ve aşırılıklar değil, bakış açımız.
…
Taşınıp yerleştikten sonra Helen ile güzel bir kahvaltı yaptık, sohbet ettik. Yine çok hatıralarını anlattı, ve yine çok güldürdü bizi. Yeni bir komşusu ve arkadaşı olmuş. 92 yaşındaki bu hanım kaza yapmış ve arabasını kaybetmiş. Yeni araba alıp almama meselesini Helen ile istişare etmiş. “Bana gençler çok hızlı gidiyordu, diyor. Ama bence onun gözleri görmüyor,” yorumunu yapıyor. Sitenin dışında bir işi olursa onu kendisinin götürebileceğini teklif etmiş. “Ben kaç yaşıma geldim, insanlar bana yardım etsin,” demiyor da, kendinden büyük birini bulmuş, o ona yardım etmeye çalışıyor. Allah hepimize bu kafa yapısında yaşlanmayı nasip etsin. Helen’e de bu güzel huyları ile beraber hidayet versin. Zaten bu yazı biraz da dua vesilesi olması niyeti ile yazıldı.
Kaynaklar:
1. https://forejustice.org/db/Ryder--Edward-.html
2. https://centurion.org/wp-content/themes/centurion/images/cases/edward-ryder/edward-ryder.pdf
3. https://centurion.org/cases/edward-ryder/
4. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas.
5. Mektubat, Hakikat Çekirdekleri (50)
