Bir işaret levhasının yanında yıllarca bekleseniz, o levhanın gösterdiği yere varamazsınız. Usul olmadan vusul olmaz. O levhayı anlayıp gösterdiği yöne ilerlemek lazım ki bir yere varılsın.
Bir kitap gibi düzenli ve anlamlı yaratılan kâinatta her şeyin ve her olayın bir manası, işaret ettiği bir yeri vardır. Ancak Allah’ın Kitabını ve Resulünü rehber edinerek, dünya yollarında kaybolup gitmekten kurtulabiliriz. Şimdi peşin hükümlü birileri çıkıp “ya bilim!?” diye sorarsa, onlara ne İslam ne de Kur’an bilimi reddeder diye hatırlatalım; üstelik, bilime, araştırmaya, anlamaya teşvik ederler; akılsızlığı, anlamamayı yererler…
Evet her şey, her olay bir anlamda sembol ve işaret levhasıdır fakat bunları da okumak, ders çıkarmak gerekir…
Geçtiğimiz ay 6 Şubat depremiyle ilgili çok konuşuldu, birkaç ay sonra 17 Ağustos depremiyle ilgili yine gündem olacak. Deprem ve bununla ilgili çok konuşuluyor. İlgili uzmanlar yorumlar yapıyor fakat bu depremler bize ne anlatıyor diye insanların aleminde bir kelimelik bir anlam uyanmıyor. Bütün yapılanlar adeta yoldaki işaret levhasını incelemek ve onunla ilgili ayrıntıları ortaya sermekten ibaret. Bu kadar yorum ve paylaşımın içinde bir işaret levhası olan, bir anlamı olan ve ebedi hayatın yolcusu olan insanlara bir mesajı olan o levhanın neyi anlattığı ve işaret ettiğine dair düşünmek de gerekmez mi?
Okul eğitim içindir, bir amacı ve anlamı vardır. İnsan okula girer ve eğitimini alır, mesleğini öğrenir, donanımlı olarak yoluna devam eder. Yoksa öğrencilere sadece okulun özelliklerini anlatmak, kaç sınıfı varmış, kaç metre kareymiş, ne kadar sırası, öğrencisi varmış vs gibi bilgileri vermek, öğrenciye ne kazandırır, bu öğrendiklerinin hayat yolunda bir faydası olur mu? Elbette hayır…
Dünya, insan için bir okuldur; yeteneklerini geliştirip yaratanına muhatap olacak olgunluğu kazanması için açılmış bir eğitim yeridir. Böyleyken, insanın ben neyim, ne için varım, bu yaşadıklarımın anlamı nedir, beni buraya kim gönderdi gibi olmazsa olmaz sorulara cevap aranması yerine dünyanın ve olayların sadece belli özellikleri gündem yapılıyor. Depremin kaç kilometre derinlikte olduğunu bilmese insanlar ne kaybedecek? Uzmanların yaptığı saatler süren açıklamaları duymakla ne kazanıyor?..
Kaybediyoruz; okumamakla, ibret almamakla, olanları anlamamakla kaybediyoruz.
…
Risale-i Nur’da Yunus Peygamberin kıssasının konu edildiği Birinci Lem’a var. Bu bahsin girişinde şöyle özetleniyor: “Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümit kesik bir vaziyette, “lâ ilahe illâ ente subhâneke innî küntü minezzalimîn” münâcâtı, ona sür’aten vasıta-i necat olmuştur.” Ve bu olaydan bu şekilde bir ders çıkarılıyor:
“…İşte, Hazret-i Yunus Aleyhisselâmın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz istikbaldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle, onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdan küre-i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim hevâ-yı nefsimiz, hûtumuzdur (büyük balık); hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hut, onun hûtundan bin derece daha muzırdır. Çünkü onun hûtu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hûtumuz ise, yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.
Madem hakikî vaziyetimiz budur. Biz de, Hazret-i Yunus Aleyhisselâma iktidaen (uyarak), umum esbabdan yüzümüzü çevirip, doğrudan doğruya, Müsebbibü’l-Esbab olan Rabbimize iltica edip “lâ ilahe illâ ente subhâneke innî küntü minezzalimîn” demeliyiz ve aynelyakîn anlamalıyız ki, gaflet ve dalâletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve hevâ-yı nefsin zararlarını def edecek yalnız o Zat olabilir ki, istikbal taht-ı emrinde (emri altında), dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir. Acaba Hâlık-ı Semâvat ve Arzdan başka hangi sebep var ki, en ince ve en gizli hâtırât-ı kalbimizi bilecek? Ve bizim için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvâcından (dalgalar) kurtaracak -hâşâ- Zât-ı Vâcibü’l-Vücud’dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette, Onun izin ve iradesi olmadan imdad (yardım) edemez ve halâskâr (kurtarıcı) olamaz.
Madem hakikat-i hal böyledir. Nasıl ki Hazret-i Yunus Aleyhisselâma o münâcâtın (duanın) neticesinde hûtu ona bir merkûb (binek), bir tahtelbahir (denizaltı) ve denizi bir güzel sahrâ ve gece mehtaplı bir lâtif suret aldı. Biz dahi o münâcâtın sırrıyla “lâ ilahe illâ ente subhâneke innî küntü minezzalimîn” demeliyiz. “Lâ ilahe illâ ente” cümlesiyle istikbalimize, “subhâneke” kelimesiyle dünyamıza, “innî küntü minezzalimîn” fıkrasıyla nefsimize nazar-ı merhametini celb etmeliyiz.
Tâ ki, nur-u iman ile ve Kur’ân’ın mehtabıyla istikbalimiz tenevvür etsin ve o gecemizin dehşet ve vahşeti, ünsiyet ve tenezzühe inkılâp etsin. Ve mütemadiyen mevt ve hayatın değişmesiyle seneler ve karnlar (asırlar) emvâcı üstünde hadsiz cenazeler binip ademe atılan dünyamız ve zeminimizde, Kur’ân-ı Hakîmin tezgâhında yapılan bir sefine-i mâneviye hükmüne geçen hakikat-i İslâmiyet içine girip, selâmetle o denizin üstünde gezip, tâ sahil-i selâmete çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin. O denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri gibi tenezzühün manzaralarını tazelendirmekle, vahşet ve dehşet yerine, nazar-ı ibret ve tefekkürü keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın. Hem o sırr-ı Kur’ân’la, o terbiye-i Furkaniye ile, nefsimiz bize binmeyecek, merkûbumuz olup, bizi ona bindirip, hayat-ı ebediyemizin kazanmasına kuvvetli bir vasıtamız olsun.
Elhasıl: Madem insan, mahiyetinin câmiiyeti itibarıyla, sıtmadan müteellim olduğu (acı çektiği) gibi, arzın zelzele ve ihtizâzâtından ve kâinatın kıyamet hengâmında zelzele-i kübrâsından müteellim oluyor. Ve nasıl ki hurdebinî bir mikroptan korkar, ecrâm-ı ulviyeden zuhur eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasıl ki hanesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasıl ki küçük bahçesini sever; öyle de, hadsiz ebedî Cenneti dahi müştakane sever.
Elbette, böyle bir insanın Mâbudu, Rabbi, melcei, halâskârı, maksudu öyle bir Zat olabilir ki, umum kâinat Onun kabza-i tasarrufunda (hüküm ve idaresinde), zerrat ve seyyârat dahi taht-ı emrindedir. Elbette öyle bir insan daima Yunusvâri (as) “lâ ilahe illâ ente subhâneke innî küntü minezzalimîn” demeye muhtaçtır.”
…
Yaşadığımız olayları sadece konuşan değil, okuyan, anlayan, ders çıkaranlardan olmak duasıyla…
