Çağımız, küreselleşme adı verilen devasa bir dalganın etkisi altında. Bu dalga, hayatın her alanına nüfuz ediyor; ekonomiden siyasete, kültürden sanata kadar her şeyi kökten değiştiriyor. Şüphesiz, bu değişimin getirdiği fırsatlar yadsınamaz. Ancak, madalyonun bir de öteki yüzü var: Küreselleşme, tüm dünyayı tek bir pazar, tek bir kültür, tek bir düşünce kalıbına sokma tehlikesini de beraberinde getiriyor.
İnsanlık, rengarenk çiçeklerle dolu bir bahçeye benzer. Her çiçeğin, yani her kültürün kendine has bir kokusu, rengi ve güzelliği vardır. Oysa küreselleşmenin dayattığı tek tipleşme, bu bahçeyi kurutmaya, tüm çiçekleri soldurmaya ve yerlerine tek tip, ruhsuz yapay çiçekler koymaya çalışıyor. Bu gidişatı, insanlık için çok büyük bir tehdit olarak görüyorum. Bu sinsi akım, yavaş yavaş ama emin adımlarla tüm dünyayı etkisi altına alıyor, her coğrafyayı, her kültürü, her bireyi tek bir kalıba sokmaya çalışıyor. Adına “küreselleşme” denilse de aslında küresel bir kimliksizleştirme, tek tipleştirme ve değerlerden arındırma operasyonu olarak nitelendirmek daha isabetli olacaktır. Kulağa hoş gelen “fırsatlar” ve “yenilikler” ambalajı altında sunulan bu süreç, insanlığın en büyük hazinesi olan kültürel çeşitliliği yok etme tehlikesini de beraberinde getiriyor.
Bu tehlikeyi, Kuran-ı Kerim’deki “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız (li teârafû) için sizi boylara ve kabilelere ayırdık.”1 ayeti ışığında ele almak gerekiyor. Bu ayet, açıkça gösteriyor ki, farklılıklarımız Allah’ın birer ayeti, tanışmamız, kaynaşmamız ve birbirimizden birçok şey öğrenmemiz için birer vesiledir. Oysa küreselleşme, bu ayetleri görmezden gelerek, bizi birbirimizin kopyası, ruhsuz ve tek tip varlıklar haline getirmeye çalışıyor.
Peki, bu “küreselleşme” denen mikrop, bünyemize nasıl sızıyor? Hangi sinsice yöntemlerle bizi özümüzden koparıyor, kimliğimizden, değerlerimizden uzaklaştırıyor? Ve en önemlisi, bu gidişata “Dur!” demek için ne yapmalıyız? İşte bu makalede, bu soruların cevaplarını arayacak, küreselleşmenin karanlık yüzünü, yani tek tipleştirme, kimliksizleştirme ve değersizleştirme tehlikesini tüm açıklığıyla ortaya koymaya çalışacağız.
Küreselleşmenin Sinsi Silahları: Netflix ve Ötesi
Küreselleşmenin en etkili silahlarından biri, kuşkusuz kitle iletişim araçları. Eskiden Hollywood filmleriyle, Amerikan dizileriyle sınırlı olan bu etki, bugün Netflix, Amazon Prime, Disney+ gibi dijital platformlar aracılığıyla evlerimizin, hatta ceplerimizin içine kadar girmiş durumda. Bu platformlar, bize sadece eğlence sunmuyor, aynı zamanda belirli bir yaşam tarzını, belirli değerleri ve belirli bir dünya görüşünü de empoze ediyorlar.
Dikkatle bakıldığında, bu platformlardaki dizi ve filmlerin büyük bir kısmında eşcinselliğin, cinsiyetsizliğin ve her türlü ahlaki değerden arınmış bir yaşam tarzının özendirildiğini, hatta dayatıldığını görüyoruz. Bu, tesadüf mü? Elbette hayır! Bu, küresel güçlerin, insanlığı tek tipleştirmek, kimliksizleştirmek ve değersizleştirmek için kullandıkları sinsi bir stratejinin parçasıdır. Hatta ben yakın bir zamanda ineklerden çıkan metan gazını metanole dönüştürecek bir makine tasarlamak üzere Avrupa Birliğine bir proje yazdım; fakat projenin toplumsal cinsiyet eşitliğine katkısının ne olacağını yazmamızı istediler. Yani makine ve cinsiyet arasındaki bağlantı ne olabilirdi ki? Bu ve benzeri dayatmalar gösteriyor ki; bu konuda küresel bir dayatma ile karşı karşıyayız.
“Fransız düşünür Jean Baudrillard, ‘Simülakrlar ve Simülasyon’ adlı eserinde, modern toplumun gerçeklikle bağının koptuğunu ve simülasyonlar (gerçekliğin kopyaları/taklitleri) içinde yaşadığını öne sürer.”2 Söz konusu platformlar da, Baudrillard’ın bahsettiği bu simülasyonları üreten ve yayan en önemli araçlardandır. Gerçek hayatla hiçbir ilgisi olmayan, kurgulanmış dünyalar ve çarpıtılmış değerler, bu platformlar aracılığıyla zihinlerimize boca ediliyor.
Sadece filmler ve diziler de değil, bu platformlardaki her türlü içerik, belgesellerden yarışma programlarına, reality şovlardan animasyonlara kadar hepsi, bu tek tipleştirme operasyonuna hizmet ediyor. Karakterler, olay örgüleri, diyaloglar, hepsi belirli bir kalıba göre hazırlanıyor ve tüm dünyaya aynı mesajı veriyorlar.
Kimliksizleştirme ve Değersizleştirme: İnsanı İnsan Yapan Nedir?
Küreselleşmenin bu sinsi saldırısı, sadece kültürleri değil, bireyleri de hedef alıyor. Bizi, kendi tarihimizden, kültürümüzden, değerlerimizden kopararak, kimliksiz ve kişiliksiz varlıklar haline getirmeye çalışıyorlar. “Dünya vatandaşı” adı altında, köksüz, aidiyetsiz, neye inanacağını, nasıl yaşayacağını bilemeyen bir nesil yetiştiriliyor.
Bediüzzaman Said Nursi, “İnsanın bir ferdi, sair nevilerin bir nevi gibidir.”3 derken, insanın ne kadar büyük bir potansiyele sahip olduğunu vurgular. Her birimiz, Allah’ın farklı bir esmasının tecelligâhıyız ve bu da bizi eşsiz kılıyor. Ancak küreselleşme, bu eşsizliği yok sayıyor, hepimizi aynı kalıba sokmaya çalışıyor.
Yine Bediüzzaman, “Eğer insan, yalnız bir kalpten ibaret olsaydı bütün mâsivayı terk, hatta esma ve sıfâtı dahi bırakmak, yalnız Cenab-ı Hakk’ın zatına rabt-ı kalp etmek lâzım gelirdi. Fakat insanın akıl, ruh, sır, nefis gibi pek çok vazifedar letaifi ve hâsseleri vardır.”4 diyerek, insanın çok yönlü ve zengin bir varlık olduğuna dikkat çeker. Küreselleşme ise, insan sadece nefisten ibaretmiş gibi bir yaşam tarzına sürükleyerek, bu zenginliğini yok sayıyor, onu sadece bir tüketici, bir müşteri, bir izleyici olarak görüyor.
Bu kimliksizleştirme ve değersizleştirme süreci, insanı anlamsızlığa ve boşluğa sürüklüyor. Kendini hiçbir yere ait hissetmeyen, neye inanacağını, nasıl yaşayacağını bilemeyen bireyler, çareyi çoğu zaman zararlı alışkanlıklarda, anlık hazlarda ve sanal dünyada arıyor. Bu da ne yazık ki toplumda psikolojik sorunların, depresyonun, intiharın ve şiddetin artmasına neden oluyor.
Geleneksel Değerlere Başkaldırı ve Kültürel Anarşi
Küreselleşmenin bir diğer tehlikeli sonucu da, geleneksel değerlere karşı topyekûn bir savaş açması. İyi ya da kötü, doğru ya da yanlış fark etmeksizin, geçmişten gelen her şeye karşı bir başkaldırı, bir reddediş pompalanıyor. Bu, bir nevi kültürel anarşi ortamı oluşturuyor.
Toplumun ortak değerleri, normları ve ahlak anlayışı aşındıkça, nesiller arası uçurum da derinleşiyor. Gençler, büyüklerinin tecrübelerini ve tavsiyelerini “modası geçmiş”, “çağdışı” olarak yaftalıyor, kendi bildiklerini okuyorlar. Bu durum, toplumun bilgi ve tecrübe aktarımını sekteye uğratıyor, kültürel devamlılığı tehlikeye atıyor.
Michel Foucault, “İktidar her yerdedir.” derken, aslında tam da bu durumu anlatıyor.5 Küreselleşme, sadece ekonomik ve siyasi bir iktidar değil, aynı zamanda kültürel bir iktidar kurmaya çalışıyor. Bu iktidar, medya, eğitim, sanat ve hatta dil aracılığıyla zihinlerimizi ve ruhlarımızı kontrol etmeyi hedefliyor.
“Li Teârafû” ve Kültürel Çeşitliliğin Savunusu
Bu tehlikeli gidişata “Dur!” demek için ne yapmalıyız? Öncelikle, farklılıklarımızın birer zenginlik olduğunu ve bunların korunması gerektiğini unutmamalıyız. Kuran-ı Kerim’deki “Li Teârafû” (Hucurat Suresi, 13) ayeti, bize bu gerçeği hatırlatmaktadır. Farklılıklar, Allah’ın birer ayetidir ve bizim birbirimizi tanımamız, anlamamız ve öğrenmemiz için yaratılmıştır.
Bu noktada, her bireyin kendi içinde barındırdığı çeşitliliği ve zenginliği fark etmesi de büyük önem taşır. Kendi kültürümüzü, tarihimizi ve değerlerimizi öğrenmeli, onlara sahip çıkmalı ve gelecek nesillere aktarmalıyız. Ancak burada eksik bıraktığımız en önemli nokta olan düşmanını tanıma ve ona karşı uyanık olma önlemini yeniden hayata geçirmeli ve bu küreselleşmeyi, sunduğu fırsatlar yanında kültür ve maneviyatımız için bir tehdit olarak görmeliyiz. Eğitim sistemimizde kültürel çeşitliliğe daha fazla yer vermeliyiz. Çocuklarımıza ve gençlerimize farklı kültürleri tanıtmalı, onlara farklılıklara saygı duymayı ve hoşgörülü olmayı öğretmeliyiz. Ayrıca, milli kültürümüzü ve değerlerimizi de en iyi şekilde aktarmalıyız.
Son yıllarda 200’den fazla okulda yaptığım konuşmalarda; gençlerimizin kendi kültürlerine çok yabancı olduklarını fark ettim. Mesela “İlk modern bilim insanı kimdir?” diye sorduğumda ? oranında batılı isimlerin söylendiğini fark ettim. Halbuki bilim tarihine göre, bir hipotezi deneysel olarak doğrayıp yazılı bir şekilde literatüre kazandırma eylemi olan modern bilimi ilk defa icra edenin İbnü’l-Heysem olduğu görülmektedir. Ve yine “İlk üniversite kim tarafından kuruldu?” diye sorduğumda; çoğunlukla Avrupa şehirleri olduğunu zannediyorlar. Hatta belki bu satırları okuyan okullarımız da aynı şekilde düşünüyor olabilir. Halbuki dünyada ilk üniversite Müslüman bir kadın tarafından kurulmuştur ve kurduğu üniversite hâlâ ayaktadır. Fatıma el-Fihri tarafından 859 yılında Fas’ın Fez şehrinde kurulan Karaviyyin Üniversitesi (Al Quaraouiyine Üniversitesi), günümüzde hâlâ eğitime devam etmektedir ve bu, dünyanın en eski, sürekli eğitim veren üniversitesi olarak kabul edilir.
Nesiller arası iletişimi güçlendirmeli, yaşlılarımızın tecrübelerinden ve bilgeliklerinden faydalanmalıyız. Büyüklerimize “Boomer” diye burun kıvırmak yerine, onların hayat hikayelerini dinlemeli, geçmişten dersler çıkarmalıyız. Medya, kültürel çeşitliliği yansıtma konusunda büyük bir sorumluluğa sahiptir. Tek tip yayıncılıktan kaçınılmalı, farklı kültürlere ve dillere yer verilmelidir. Medya, kültürel yozlaşmaya değil, kültürel zenginliğe hizmet etmelidir.
Sivil toplum kuruluşları, kültürel çeşitliliği korumak için önemli bir rol oynayabilir. Yerel kültürlerin ve dillerin korunması için projeler üretmeli, farkındalık çalışmaları yapmalı ve toplumu bilinçlendirmelidirler. En önemlisi de, bilinçli bir kültürel direniş geliştirmeliyiz. Küreselleşmenin olumlu yönlerinden faydalanırken, olumsuz etkilerine karşı da uyanık olmalıyız. Kendi kültürümüzü ve değerlerimizi korumak için bilinçli bir şekilde hareket etmeliyiz.
Sonuç olarak, küreselleşme, hayatımızın her alanını etkileyen güçlü bir olgudur. Ancak, bu olgunun tek tipleştirici, kimliksizleştirici ve değersizleştirici etkisi, insanlık için büyük bir tehdittir. Kültürel çeşitlilik, insanlığın en büyük zenginliğidir ve bu zenginliği korumak hepimizin görevidir. “Li Teârafû” ilkesinin, Risale-i Nur’da vurgulanan her insanın Allah’ın ayrı bir esmasının tecelligâhı olduğu gerçeğinin, Foucault’nun iktidar analizinin ve Baudrillard’ın simülasyon kuramının ışığında, farklılıklarımızı kucaklayarak, birbirimizi anlayarak ve saygı duyarak, kendi özgün değerlerimizi yaşatarak daha güzel bir dünya inşa edebiliriz.
Dipnotlar:
1. Kur’an-ı Kerim, Hucurat Suresi, 13. Ayet.
2. Baudrillard, Jean. (1998). Simülakrlar ve Simülasyon. (Çev. Oğuz Adanır). Dokuz Eylül Yayınları.
3. Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye.
4. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler.
5. Foucault, Michel. (2005). Hapishanenin Doğuşu. (Çev. Mehmet Ali Kılıçbay). İmge Kitabevi.
