TR EN

Dil Seçin

Ara

Amerika, Küreselleşme ve Müslümanlar / Bir Yorum

11 Eylül günü başta ABD olmak üzere bütün dünyayı dehşete düşüren ‘terörist’ saldırının üzerinden henüz çok az bir zaman geçti. Gerçek failleri şimdilik bilmiyoruz ve belki de hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.

Şüphesiz bu saldırının zahirî muhatabı ABD olsa bile, asıl kurbanı, fotoğrafın bütününe bakıldığında netleştiği üzere, bütün Müslümanlardır. Bunun başlıca sebebi de, Amerika’nın dünyada sahip olduğu kudret ve konumdur.

Amerika çok-kültürlü ve kendi içinde dünya standartlarının çok üstünde bir demokratik kültüre sahip bir ülke. Bugünün hâkim kuvvetleri içinde Amerika’nın sembolize ettiği—mükemmel olmayan—demokrasi ve din özgürlüğü, dünyada en düzgün olanıdır. Rusya’yı veya Çin’i hiç zikretmeye bile gerek yok. Ama, bir mukayese yapılacak olursa, Avrupa’nın İslâm konusunda—tarihsel—ideolojik hasmâne tutumuna karşı, Amerika’nın İslâm’la olan sorunu tamamen Amerika’nın—Orta Doğu’daki—menfaatleri ile ilgilidir. Yoksa bir din olarak İslâm’a düşman bir Amerika söz konusu değildir. Uluslararası arenada kendi menfaati için hiçbir şeyi yapmaktan geri durmayacak kadar gözü dönmüş bir dış politika takip eden Amerika, ayrıca, dünyada Müslümanların en özgür şekilde yaşayabildiği nadir ülkelerden biridir.

Acı bir gerçek, Müslümanların bu ülkeyi çok geç keşfetmiş olmalarıdır. Özellikle Türkiye gibi dindarların ‘vatan’ kavramını milliyetçilik illetinin aracılığıyla öğrenmelerinin getirdiği bir toprak bağımlılığı ve dar görüşlülüğün hâkim olduğu ülkeler için Amerika denilen ülkenin nasıl binbir ırk, milliyet ve dinden müteşekkil bir ülke olduğunu anlamak zor gelse de, gerçek şudur: Eğer Müslümanlar vaktiyle kitleler hâlinde bu ülkeye göç edip burada tavattun etselerdi, muhtemelen İslâm âlemi bugün yaşadığı çoğu sıkıntıyı en azından bu denli yaşamıyor olacaktı. Zira, bugün itibarıyla Amerika’nın içindeki yedi milyon civarındaki Müslüman nüfusun kuvveti, Amerika dışındaki—Orta Doğu’daki—üç-dört Müslüman nüfuslu devletin gücünden daha fazla olabilir(di). Çünkü, Amerika kendi içinde daha vicdanlı hareket etmekte, hak ve hürriyetlere önem vermekte, vatandaşlarının taleplerini dinlemeye çalışmaktadır. İçeride âdil, dışarıda gaddar bir ülke olan Amerika, ayrıca son yirmi yıldır tecrübe etmekte olduğumuz küreselleşme denilen sürecin lokomotifliğini yapıyordu.

Küreselleşme ulus devletlerin kuvvetini zayıflatarak muhtelif kültürlerin ve insanların devletlerin aracılığını atlayarak birbirleriyle doğrudan muhatap olmalarına yol açacak teknolojik ve zihinsel açılımlar sunuyordu. Ve, işte kapalı kutulara konularak zihinleri milliyetçilik gibi hastalıklarla kirletilen Müslüman insan toplulukları için zaten tanım gereği ulus-devlet denilen sahte tasnife sığmayan İslâm, tekrar ‘fıtri mecrası’na kavuşmuş oluyordu. Sadece İslâm âlemi içindeki imanî-fikrî birikimlerin daha rahat paylaşılması değil, aynı zamanda İslâm âlemi dışındaki ‘fert’lere de İslâm’ın mesajını ulaştırabilme ve imanın güzelliğini daha geniş bir dairede paylaşma imkânı doğmuştu.

Şüphesiz, küreselleşme, iktisadî açıdan Batı’nın lehine işleyen ve Batı’nın İslâm âlemi ve dünyanın sair kısımları üzerindeki hâkimiyetini tahkim eden bir ‘dünya hâli’dir. Bir kısım cahil Müslümanların Amerika’dan satın aldıkları silahlarla Amerika’yı veya başka birilerini yenmeye çalışmalarındaki acı ironinin işaret ettiği gerçek, Müslümanların güçlerini silah veya kuvvette aradıkları sürece kader eliyle mağlûp edilecekleridir.

Müslümanların ekonomik ve dünyevî olarak kaybedecekleri bir şeyleri kalmadı. Küreselleşme maddî açıdan Batı’ya çalışırken, kültürel açıdan Müslümanlar için yeni bir imkân sunuyordu. Doğrunun da yanlış ile eşit şartlarda dolaşıma girebildiği bir ortamda kazanacak tarafın—doğru anlaşılmış olmak şartıyla—doğru olacağı yolundaki inanç, İslâm’ın hak din olduğuna olan inancın bir uzantısıdır. Dünya küreselleştikçe, tek tek Müslüman devletler kaybetse de, toplamda bir din olarak İslâm’ın kazandığı yeni bir denklem ortaya çıkıyordu. (Ki, tek tek devletlerin İslâm açısından ne kadar değer taşıdıkları da ayrı bir tartışma konusudur. Zira nüfusu Müslüman olan ama devleti zalim ve gaddar olan pek çok ülkenin ahalisi hariç tutulursa geride üzülünecek ne kalır?)

Amerika’nın içindeki Müslümanlar da varlıklarını ilk kez örgütlenerek, özellikle son başkanlık seçimlerinde hissettirdiler. Yine böylesi son dönem çabaların küçük sembolik bir yansıması olarak, Amerikan hükümeti Müslümanların bayramını tebrik eden ve üzerinde Arapça ‘EID MUBARAK’ yazan posta pulları çıkarttı. Hem Amerika’nın içindeki Müslümanların çabaları, hem de küreselleşmenin açtığı imkânlar, çağdışı otoriter fikirlerin insanların başına zorla kakıldığı yerlerde bunalan dindarların bütün dünyanın—özellikle en ileri ülke konumundaki Amerika’nın—böyle olmadığını görmelerinden kaynaklanan özgüven ve metanetleri, bütün dünyada Müslümanların hem milliyetçilik illetinden temizlenmelerine, hem de İslâm’ın hakkaniyetini lâyıkıyla temsil etme sınavını verme gayreti içine girmelerine yol açtı ve açacaktı.

İşte, Dünya Ticaret Merkezi’ndeki ikiz kuleler ve Pentagon’a yapılan terörist saldırılar, tam da bu sürece kasteden saldırılardı. Küreselleşmenin kültürel akıntısı sekteye uğratılmak istendi. Her kim yaptıysa bunu, neticede, İslâm denilen ‘kültür’e mensup insan ve fikirlerin daha yenilerde açılan geniş mecradaki özgür ‘dolaşım’ını engelleme teşebbüsünde bulundu. Nitekim, bütün dünyanın zalimleri utanarak yaptıkları zulümlerini artık ‘pervasızca’ yapma imkânına ulaştılar. Amerika’daki Müslümanlar ırkçı ayrımcılığa muhatap olacakları ve ses çıkaramayacakları bir ortama sürüklendiler. Bütün İslâm âlemine yönelik zalimâne dış politika kararlarına Amerika’nın içinden onay alma konusunda çoğu kez yaşanan güçlük ortadan kalktı. Müslümanların her yerde sınırların içine hapsedilmeleri ve onların zararına işleyecek şekilde ‘öfkelenmeleri’ için verimli ve zararlı bir zemin oluşturuldu.

Bu durum, ya bu terörist eylemi düzenleyenlerin niyetiydi ya da İslâm’ın özgürleşmesinden ve fıtrî mecrasına kavuşmasından rahatsız olanların keşke şöyle bir şey olsa diye taşıdıkları arzuydu. Tıpkı, medeniyetlerin barış içinde temas etmeleri hâlinde kazanacak tarafın İslâm olduğunu bilen akademik bir tetikçi olan Samuel Huntington’ın ‘Medeniyetler Çatışması’ tezini—gerçekte böyle bir şey olduğu için değil, keşke öyle olsa diye—sunması meselesindeki gibi, bu arzu da kısmen gerçekleşti.

Fakat hadiselerin akışı onlara zahiren sebebiyet verenlerin üzerinde mutlak bir kontrole sahip olamadıkları ve olamayacakları, hele hele neticelerine hükmedemedikleri bir akıştır. Son tahlilde yeise yol açacak bir durum söz konusu değildir. Bununla birlikte, zalim beşer ile âdil kaderin nerede ne yaptıklarını veya neye hükmettiklerini de iyi okumak gerekiyor.