TR EN

Dil Seçin

Ara

Ailelerin Zenginliği

Ailelerin Zenginliği

1.

“Ekonomi” kelimesinin kökeni Yunanca oikos (ev) ve nomos (yönetim, kural) sözcüklerinin birleşiminden oluşan oikonomia (ekonomya)’ya dayanır; kelimenin tam ve ilk anlamı “ev yönetimi”dir. Prof. Dr. Sabri Orman, Oikonomia’dan İlm-i Tedbir-i Menzil’e başlıklı çalışmasında bu iki geleneksel bilim dalı arasındaki ilişkiyi inceler; İslâm medeniyetinin Antik Yunan’ın oikonomia birikimiyle nasıl karşılaştığını ve bu mirası nasıl dönüştürdüğünü ortaya koyar.

İslâm felsefesinin Meşşâî geleneğinde felsefe, nazarî ve amelî olmak üzere ikiye ayrılır. Ferdin faziletleri elde etmesinin ve reziletlerden arınmasının bilgisi olan amelî felsefe ise üç dala bölünür: bireyin ahlâkî olgunlaşmasını konu alan İlmu’l-Ahlâk, aile ve ev idaresini ele alan İlm-i Tedbir-i Menzil ve toplumun, şehrin yönetimini inceleyen İlm-i Tedbîrü’l-Medîne.

Dolayısıyla İlm-i Tedbir-i Menzil, yani “ev yönetimi bilgisi”, İslâm düşünce geleneğinde bağımsız ve köklü bir disiplin olarak yer alır. Bu ilim; kişiyle eşi, çocukları ve hizmetkârları arasındaki ilişkilerin nasıl dengeleneceğini ve bu dengeden sapan durumların nasıl düzeltileceğini öğretir. Bu ilim sayesinde kişiler aile içinde yararlarına ve zararlarına olan şeyleri bilirler, evde bir düzen oluşturabilir, hayırlar işleyerek hem dünya hem de ahirette mutluluğa erişebilirler.

Orman’a göre bu iki gelenek arasında isim, içerik ve öz bakımından çarpıcı benzerlikler mevcuttur. Bununla birlikte İlm-i Tedbir-i Menzil, Oikonomia’nın yalnızca bir Arapça ya da Osmanlıca tercümesi değildir; İslâm paradigmasının rehberliğinde şekillenmiş, özgün ve bağımsız bir gelenektir. Müslüman âlimler Yunan kaynaklarından seçici ve eleştirel bir tutumla yararlanmış; kendi dünya görüşleriyle çelişen unsurları reddetmiş, uygun olanları ise İslâmî çerçeveye entegre etmiştir.

Buradan şu temel sonuç çıkar: “Ekonomi” kavramı, kökeninde salt ticaret ya da piyasa mekanizmalarını değil, aile yönetimini ve hane içi ilişkileri konu almaktaydı. Başka bir deyişle, iktisadî düşüncenin tarihin derinliklerindeki gerçek başlangıç noktası ‘ailedir’.

 

2.

“Allah ribâyı mahveder, sadakaları ise bereketlendirir. Allah, günahkâr kâfirleri sevmez.” (Bakara, 276)

Arapça sıdk kökünden türetilen “sadaka” kelimesi, özünde doğruluk, dürüstlük ve samimiyet anlamları taşır. Sadaka vermek, bir Müslümanın imanının ve dürüstlüğünün, hakikate sadâkatinin en somut ifadelerinden biridir. Kur’ân’da sadaka kelimesi hem zorunlu (zekat anlamında bkz. Tevbe; 60) hem de gönüllü her türlü maddî harcamayı kapsayacak biçimde kullanılmış; İslâm hukuk geleneğinde ise zamanla daha çok gönüllü bağış anlamında yerleşmiştir. Hadislerde ise kavramın çok daha geniş bir anlam taşıdığı görülür: Güler yüz sadakadır, tatlı söz sadakadır, aileye yapılan harcamalar sadakadır.

“Ribâ” kelimesinin kökeninde “çoğalma, büyüme” anlamı vardır. Görünürde büyüyen, şişen, çoğalan bir şeydir ribâ—ama bu büyüme aldatıcıdır. Ribânın büyümek manasındaki kökeninden yola çıkarak ayet şu şekilde de meallendirilebilir: ‘Allah ribâyı mahveder, sadakaları ise ribâlandırır.’ İlk isim olarak geçen ribâ, mâlum olan faizdir yani borç/kredi işlemini serveti büyütmek, menfaat elde etmek amacıyla kullanmak. Bu ekonomiyi, toplumu daraltan bir faaliyettir. Fiil olarak geçen ribâ (yurbi ifadesi) ise büyümek anlamındadır. Yani ayet şunu söyler: Ekonomiyi büyütmek isteyen ribâya, faizli krediye değil, sadakaya dayansın. Dolayısıyla ‘sadaka’ kavramı çalışmamızda kilit bir role sahiptir.

Kur’ân bu iki kavramı (sadaka ve riba) tek bir âyette yan yana koyarak aralarındaki zıt ilişkiye dikkatimizi çeker. Toplum boyutunda ele alındığında sadaka (zekât); refahın tabana yayılmasını, artan refahın talebi, talebin de üretimi kamçılamasını sağlar. Faiz ise yoksulluğu hem yayar hem derinleştirir; zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumu büyüterek toplumsal kırılmalara zemin hazırlar. Faize dayalı bir ekonomik sistemde para yalnızca onu geri ödeyebilecek zaten varlıklı kesimler arasında dolaşır, büyük şirketler devasa kredilerle devleşir, tekel güçle fiyatları dilediği gibi yükseltebilir, küçükleri oyun dışına iter; bu nedenle faizli ekonomide servet tabana inemez, zenginler arasında dönen bir devlete dönüşür. Ancak elbette faiz salt iktisadi bir eylem, sözleşme değildir, aynı zamanda bir anlayış, bir bakış, bir dünya görüşünü de işaretler. Sadaka da öyle. Hasılı bu ikisi arasındaki zıtlığın hikmetini idrak edebilmek için daha derinlere inmek gerekir.

 

3.

“Bir dinar Allah yolunda (cihadda) harcadığın dinar; bir dinar köle azat etmek için harcadığın dinar; bir dinar bir fakire sadaka olarak verdiğin dinar ve bir dinar da ailene harcadığın dinardır. Bunların sevap bakımından en büyüğü, ailene harcadığın dinardır.” (Müslim, Zekât 39)

Ekonomiyi büyüten, faizin karşıtı olarak konumlandırılan unsurdur, kavramdır ‘sadaka’. İşte tam bu noktada aile devreye girer; zira İslâm’da en hayırlı sadaka, aileye yapılan harcamalardır. Ekonomiyi büyüten şey sadaka ise, ailenin ekonomik büyüme ve kalkınmanın gerçek temeli olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.

Aile yalnızca toplumun değil, ekonominin de çekirdeğidir. Nikâh bağıyla kurulan ailede öğrenilen sevgi, merhamet, fedakârlık ve başkasının iyiliğini gözetme gibi faziletler; bireyi yalnızca kendi çıkarını değil, ortak refahı da gözeten bir ekonomik aktöre dönüştürür. Hatta bireyin çıkarı toplumun çıkarını da gözetmekten geçer hale gelir.

Sorumlulukların paylaşıldığı, iyi ve kötü günlerin birlikte göğüslenildiği aile, ticari ortaklıklardaki kâr-zarar paylaşımına benzer bir ruh taşır—ki bu ruh, faizin tam karşısında durur. Faiz nasıl ki karşılıksız almayı, zarara katlanmadan kazanmayı, başkasının acısına kör ve sağır kalmayı vaat ediyorsa; aile de tam tersine, karşılıksız vermeyi, güzelliği olduğu gibi acıyı da paylaşmayı, risk almayı, şefkati ve fedakârlığı içselleştirir. Bu yüzden aile, toplumu faziletli duygulara, erdemli davranışlara teşvik edip zenginleştirirken, sorumsuzluğu, bencilliği, tamahkârlığı, duyarsızlığı, acımasızlığı, dünyevileşmeyi özünde barındıran ve iktisadi bir zinâ olan faiz onu daraltır.

Bu iddiamızı en basitinden bir örnekle ifade edebiliriz. Bir vatanın bekası, onun uğruna can ve malını feda edecek yani cihat edecek insanlara bağlıdır ve bu fedakârlık ruhu öncelikle aile içinde öğrenilir, olgunlaşır. Faiz ise bu ruhu körelterek toplumu zayıf ve korumasız hale getirir. Böyle bir toplumda ise ekonominin gelişmesi mümkün olmaz, zira ekonomi serpilebilmek için öncelikle güven ortamını şart koşar. Güvenliği sağlayan en önemli unsurlardan biri ise o toplumun askeri gücü, savunma direnci, oradaki fertlerin karşılıksız verebilme kapasitesidir. Dolayısıyla karşılıksız almaya, faize alışan bir toplumun sonu çöküştür.

Modern iktisadın babası Adam Smith’in kült eserinin adı Ulusların Zenginliği’ydi. Belki çağımızın sağlıklı bir iktisat anlayışı adına ihtiyaç duyduğu yeni eser, Ailelerin Zenginliği olmalıdır. Zira zenginliğin, bolluğun ve bereketin yolu nikâhtan, aileden geçer.