TR EN

Dil Seçin

Ara

Zekatın Bereketi Faizin Laneti

Zekatın Bereketi Faizin Laneti

“Allah faizi tüketir, sadakaları ise artırır ve Allah hiçbir inkârcı günahkârı sevmez.” (Bakara, 2:276)

“Vücub-u zekât ile hurmet-i ribaya müraat etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı muvasala kesilir, sıla-yı rahim kalmaz.” (İşaratü’l-İ’caz, Bakara Sûresi, 3. âyetin tefsiri)

 

Kur’an’da sadaka/zekat ile faiz zıt kutuplara yerleştirilmiş. Peki, bunun hikmeti nedir?

1. Faiz Borçluluğu Artırır, Zekat ise Azaltır

Faiz, kredi sözleşmesine bir fiyat biçer ve böylece onu bir kazanç/kesb aracı, düşükten alınıp yükseğe satılabilecek ticari bir emtia haline getirir. Faizle birlikte borç vermek cazip bir ticari faaliyete dönüşür. Bankalar ve finans kurumları da kârlarını/kazançlarını ençoklaştırmak için bol bol kredi dağıtırlar. Ne kadar çok borç o kadar çok kâr. Böylece ailelerden şirketlere devletlere kadar toplumun her kesimi borca gömülür.

Halbuki karz-ı hasende borç vermek maddi açıdan cazip değildir; sırf hayır için yapılır. Dolayısıyla da ekonomide borç dağları oluşmaz, zira bunda zengini borç vermeye teşvik edecek dünyevi bir menfaat yoktur. Bu anlamda faiz yasağının hikmetlerinden biri; toplumun, gece dert gündüz ise zillet olan borca boğulmasını önlemektir, denilebilir.

Özellikle piyasanın iyimser ve faizlerin düşük olduğu dönemlerde yatırımcılar bol bol borçlanarak işlem yapar, ribahorlar da durmaksızın kredi satarak para kazanır. Onların aşırı kredileri fiyatlarda da aşırılığa sebep olarak, fiyat sistemini bozar. Piyasada bilgi koordinasyonunu sağlayan fiyatların bu mühim işlevi zarar görür, üretici ve tüketicileri kararlarında yanıltır.

Ne var ki rüzgâr tersine dönüp iyimser hava yerini karamsarlığa bıraktığında, bir anda o cömert(!) bankaların kredi hortumu kesilir, varlık balonları patlar ve ekonomi krize girer. Teminat olarak gösterilen varlıkların fiyatları düştükçe en sağlam varlıklar dahi satışa çıkar, fiyatlar daha da çakılır. Borçla alınan varlıkların değeri düşer, satılsalar bile borç kapanmaz, iflas bayrağı çekilir. Borç bağımlısı ekonomide kesilen kredi musluğuyla temerrütler, iflaslar birbirini izler. İşsizlik, hacizler, depresyon, intiharlar, boşanmalar, şiddet olayları bu sürecin acı sonuçlarından bazılarıdır. Ekonomi bir süre sonra düzelse de yaşananlar kolay unutulmaz, travmalar nesiller boyu bile devam edebilir. İşte faiz, insanlığı böyle bir kısır döngü içinde her geçen gün daha dar bir yaşama doğru sürükler.

Borçluluk insan hayatında yeri olan ancak çok da arzu edilen bir durum değildir. Mesela zekatın sarf yerlerinden biri borçlulardır. İslam, borcun bu denli aşırılaşmasını ve tabana yayılmasını istemez. Borcu kabul eder ancak faizi yasaklayarak borcun bir kazanç aracına dönüşerek ekonomiyi boğmasına izin vermez.

 

2. Borçluya Verilen Mühlet Sadakadır

“Kim bir borçluya mühlet verirse, her gün için bir sadaka sevâbı kazanır. Kim onun borcunu vâdesi geldikten sonra tehir ederse, tehir ettiği müddetçe, her geçen gün (alacağı mal kadar) sadaka yazılır.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 14)

Faizde ise durum tam tersidir; her geçen gün ödenmeyen borç artar, yük ağırlaşır. Gerçekten zor durumda olan bir borçlunun stresi ve sıkıntısı katlanarak büyür. Bu sıkıntı sadece o kişide kalmaz; ailesine, yakınlarına ve hatta iş yerindeki performansına kadar sirayet eder. Banka geri ödenemeyeceğini düşündüğü kredileri faktoring şirketlerine satar ve bu şirketler gerektiğinde aileleri taciz ederek o düşüğe satın aldıkları borçtan kazanç sağlamayı umarlar. Faiz bir kanser gibi ekonominin damarlarına böyle yayılır. Bu yüzden faiz yasaktır yani borcu bir kazanç kapısı haline getirmek.

Hz. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Borç, gece dert, gündüz ise zilletir.” Geceleri uykuları kaçırır, huzursuz eder, insanı türlü endişelere sokar. Gündüz ise kişi toplum içinde kendisini kötü ve mahcup hisseder. Eve gelen taciz telefonları ve icra baskıları bu süreci daha da katlanılmaz hale getirir. Dolayısıyla borçlunun yükünü hafifletmek, işini kolaylaştırmak gerekir. Onu ferahlatmak, aslında tüm toplumu ferahlatmak demektir.

3. Rekabet ve Tekelleşme

Faiz, serveti sadece zenginler arasında döndüren, servet dağılımında piramit oluşturan bir mekanizmadır. Zengin olanlar çok büyük kredilere kolayca ulaşır, işlerini orantısız büyütür ve diğer şirketleri ezerler. Kredi tüccarı olan bankerler de kârlarını maksimum seviyeye taşımak için elbette yüksek teminatlar gösterebilen, yüksek miktarda kredi çekebilecek bu zenginlere yönelirler. Böylece zengin daha zengin olup piyasaya hükmeder.

Zenginler aldıkları bu devasa kredilerle pazarlara hakim olur ve tekel gücü kazanırlar. Kriz zamanlarında küçük ve orta ölçekli şirketler krediye ulaşamayıp iflasa zorlanırken, büyük şirketler bu zorda kalmış firmaları bünyelerine katarak daha da büyürler. İyi zamanlarda ise büyük kredilerle devasa şirket evlilikleri gerçekleşir. Sonuç olarak piyasa tekelleşir.

Tekel ise fiyat sistemini geniş kitlelerin aleyhine bozar. Hem mal ve hizmetlerin kalitesi düşer hem de fiyatlar yükselir. Enflasyonu doğuran temel sebeplerden biri de faizin piyasayı tekelleştirmesi, rekabeti öldürmesi ve belirli odakların fiyatları dilediği gibi yükseltebilme gücüne erişmesinde saklıdır.

Zekat ise bir nevi girişim sermayesi gibi çalışır. Örneğin; yeteneği olup da sermayesi olmayan yoksul bir terziye zekat fonundan bir dükkan açılabilir. Böylece o kişi kendi ticaretini yaparak para kazanır ve zamanla kendisi de zekat verebilecek seviyeye yükselebilir. Aslında bugün devletin çeşitli sektörlere, tarıma ve girişimcilere verdiği hibeler de zekatın bu ruhunu taşır. Zekat sayesinde piyasaya çok sayıda yeni girişimci ve yeni yetenek katılır; ürün çeşitliliği artar, rekabet oluşur, fiyatlar ise aşağıya iner. Birkaç kişinin haksızca aşırı kazanması yerine, çok sayıda insan kazanç pastasından pay alır; hem de birer girişimci ve mülk sahibi olarak kendi işinin başına geçer.

 

4. Servetin “Devlet”e Dönüşmesi

Faizle birlikte servet belirli ellerde toplanır; zekatı verilmeyen servetler, vergi cennetleri (tax havens) denilen adalara (mesela Cayman Adaları) kaçırılır ve yoksulun hakkı gasp edilir. Kehf suresindeki bahçe sahipleri gibi yoksullar yanaşmasın isterler servetlerine.

Bir hadiste şöyle geçer: “Şeytan tahtını su üzerine kurar.”

Faizci kapitalizm de şu üç ada üzerinde yükselir: 1. Manhattan (New York) 2. Londra 3. Hong Kong. ABD merkez bankası FED’in temelleri de 1910’da Jekyll Adası’ndaki büyük bankerlerin katıldığı gizli bir toplantıda atılmıştı. Epstein denen sapkın da kirli işlerini bir adadan yürütüyordu.

Bu özel adalarda vergi yoktur, finansal denetime tabi değillerdir, kimseye hesap vermeden büyük bir gizlilik içinde “finansal mühendislik” dedikleri faizli kumar oyunlarını oynarlar. Gizlilik üst seviyededir bu adalarda. Kağıt üzerindeki yöneticiler, hissedarlar gerçek kişileri oynayan aktörlerden ibarettir. Nihai kararların arkasında kim var, bu hisselere gerçekte kim sahip, kamuya açıklanmaz.

Bu adaların en meşhuru ise ABD’nin güney kıyılarına yakın ancak Birleşik Krallık’a tabi, Karayiplerdeki Cayman Adaları. Japonya ve Çin’in elindeki ABD Hazine tahvilleri hariç tutulduğunda, Cayman Adaları, ABD menkul kıymetlerini en fazla bulunduran bölge konumunda. Cayman merkezli fonların dolaylı yoldan yönettiği toplam tahvil stokunun 1,85 trilyon dolara kadar çıktığı öne sürülüyor.

Sonuç itibariyle, vergisi alınmamış servetler devleşir, devletleşir. Hem devletlerin sosyal hizmetlere ayıracağı, yoksula, fukaraya, emekliye, muhtaca dağıtacağı pay azalır hem de bu vergi açığı yoksullardan alınan vergilerle kapatılır, yoksul daha da yoksulaşır.

 

5. Faiz Tembelleştirir, Zekat ise Üretmeye Teşvik Eder

“Ribâ atâlet verir, şevk-i sa’yi söndürür.” (Sözler, Lemeât)

Faiz atalet (tembellik) getirir, çalışma şevkini söndürür; bu ise bir toplumu topyekûn fakirliğe iter. Faizin cazibesine kapılanlar, riske girip üretmek yerine parayı faize yatırıp garantili gelir elde etmeyi tercih ederler. Son dönemde sıkça duyduğumuz “Evi, arabayı satayım, parasını faize koyup yan gelip yatayım” düşüncesinin temel sebebi budur.

Mesela faizlerin çok yüksek olduğu yakın dönemlerde, Türk Hava Yolları (THY) gibi devasa kurumlar bile nakitlerini faizde değerlendirip yatırıma yönlendirmediler. THY’nin Katılım Endeksinden çıkarılmasının temel sebebi de tam olarak buydu. Faiz gelirleri olmasaydı, belki de bilançolarında zarar açıklayacaklardı.

Halbuki zekat, sermayedarı üretime, yatırıma ve reel ekonomiye sevk eder. Atıl duran parasının zekat verdikçe azalacağını bilen ve faiz yolu da kapatılan sermayedar, parasını korumak ve büyütmek için kârlı iş fırsatları kollamak, ekonominin durgunlaştığı dönemlerde inovatif çözümler üretmek zorunda kalır; böylece genel ekonomiye can verir.

Faiz bu anlamda ümitsizliği ve tembelliği beslerken; zekat sistemi insandaki umudu, inancı ve tevekkülü besler. İnsana Allah’a ne kadar muhtaç olduğunu hatırlatarak yönünü tamamen O’na dönmesini sağlar. Zekat rızkın O’ndan olduğunu hatırlatırken; faiz tam aksine kişiyi firavunlaştırır, kibre götürür, Yaradan yerine paraya ve kendi nefsine güvenmesine yol açar.

6. Dünyevileşme ve Ölüm

Ölüm, canın bedenden ayrılmasıdır. Uykuda da can bedeni terk ettiğinden ona “küçük ölüm” denir. İşte ölüm anı geldiğinde, eğer can bedene tutkal gibi yapışmışsa o ölüm oldukça sancılı olur. Dünyevileşme de tam olarak budur: Dünyaya, mala ve mülke aşırı derecede bağlanma, yapışma, etle tırnak olma hali. Etin tırnaktan ayrılışının zorluğu tahayyül edilebilir, aşırı dünyevileşmiş insan için ölümün dehşetini birazcık idrak edebilmek için… İnsan zaten kelime anlamıyla da “alaktan” (yapışkan bir pıhtıdan) yaratılmış, yapışmaya meyilli bir varlık. Namaz, oruç ve hac, esasen insanı bu dünyevi bağlarından kurtarmak için varlar.

Zekat da öyledir. İnsan o yapıştığı malı bıraksın, bedeni temsil eden mal mülk ile kendi canı arasına bir mesafe koysun diye emredilir. Yani insan malından vererek aslında canından vermeye alışır. Hani “Mal canın yongasıdır” denir ya; dolayısıyla maldan vermek, insanı candan vermeye, yani ölüme hazırlar. Karşılıksız veren, sadaka ve zekat bilincine sahip olanların vermeye eli alışır, bu yüzden canlarını da kolayca verebilirler ölüm meleğine. Ancak hayatı boyunca hep karşılıksız alanlar, faizle adeta ölüme meydan okuyanlar ise... Elbette “Ver canını!” denildiği gün, ölüm meleğine o canı teslim etmekte oldukça zorlanacaklardır.

 

7. Faizci Sistemin Panzehiri Olarak Aile

“Bir Müslüman, sevabını Allah’tan umarak ailesinin nafakasını karşılarsa, bu onun için bir sadaka olur.” (Buhârî, İmân, 41, Megâzî, 12; Müslim, Zekât, 48)

“Allah yolunda (cihad için) harcadığın bir dinar, bir köleyi azat etmek için harcadığın bir dinar, bir fakire sadaka olarak verdiğin bir dinar ve bir de ailenin nafakası için harcadığın bir dinar vardır. Bunların sevap bakımından en büyüğü, ailene harcadığın dinardır.” (Müslim, Zekât, 39; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 471)

Bu iki hadisi birlikte okuduğumuzda çıkan sonuç şudur: Aile için yapılan harcamalar sadakadır ve en kıymetli sadaka ise aile için harcanandır. Ve faiz bir toplumu, ekonomiyi daraltırken sadakalar ise büyütür, genişletir, bereketlendirir. Bu anlamda faizle savaşta Müslümanların en büyük silahı sadakadır. (Bakara 2:276) Aile kurmak, çoluk-çocuğa bakmak, eşle ilgilenmek, ihtiyaçlarını görmek ve bu motivasyonla çalışmak, üretmek esasen bir toplumun ekonomisinin ana motorudur.