37 Yazı Selim Gündüzalp
Genel Yayın Yönetmeni

Yazar Profili »

Sevincimize Ortaktır Sabahlar

Mart 2015, 459 308 Görüntülenme Eklenme Tarih: 05 Ekim 2018 16:54 Selim Gündüzalp

 

Sabahı ya da akşamı göremeyen çok.

Yine de aldanmayan yok.

Gün ömrün özetidir.

Ömür dediğin bir günden ibarettir. Belki de bir andan.

Ezan sesi bildirir vakti; kolumuzdaki saat değil. 

Bir beyaz bulut geçer önümüzden, ömrümüzden.

Bir martının kanatlarında, geçer gider, ömür denilen o esrarengiz kuş… 

Selam vermeden geçmez. Anlayana, duyana… 

Sonra, bir aynanın karşısına geçer bakarız.

Şaşarız, nasıl yaşadığımıza bunca yılları? 

Ne de çabuk büyümüşüz, ne de çabuk geçmiş gözükür yıllar gözümüze.

Çocuktuk haberimiz olmadı; genç olduk, yine öyle. Ömrün son durağına geldik; yine öyle. 

Uzun  ya da kısa olması değil. Önemli olan nasıl yaşandığıdır ömrün. 

Allah için yaşanmışsa eğer, bir gün bile bir ömre değer

Aylar, günler, mevsimler. Hepsi isimden ibaret. Bir durak, bir işaret.

Ne yaşadığımız kadar, ne hatırladığımız da mühim hayatta. Bir günün içinden, bazan tek bir anı hatırlarız. Hani çocukken ayağınıza bir diken batmıştır da canınız yanmıştır ya. Hani biri elinizden almış ya da kırmıştır oyuncağınızı ya, işte o anları hatırlarız..

Hatıralar anların toplamıdır.

Böyle böyle birikir, ömürden bize kalan servetimiz.

 

...

 

Gün gidiyor, gece de ardı sıra. 

Sabah ve akşam mekik gibi dokuyor ömür halısını. Bir gün bu tezgâhtan çıkacak ve önümüze konulacak. Halimizden haber verecek halımız. Bir bir anlatıyor bize bu gerçeği ömrün içinden geçen anlar.

Havalar ısınmaya başlamış; ne yazar kalpler ısınmadıktan sonra? 

Mevsim bahar olmuş; ne yazar içimize bahar gelmedikten sonra? 

Bahar içine uğramalı, diriliş içinden başlamalı insanın. O zaman hayretle bakıp göklere, elhamdülillah, maşallah diyebilsin. Elini bir çiçeğe, bir güle uzattığında, gülü değil, esma-ül hüsnayı koklamalı. Onu hatırlamalı. Tadına, kokusuna hayran kaldığı her meyvede. Allah’ın güzel isimlerinin tecellisini hatırlamalı. 

Koca bir kâinat fabrikası çalışıp da sunuluyor bu nimetler bizlere. 

Sebepler denilen perdeler aşılmadan anlaşılamıyor bu gerçek. 

Bu dünya hanında insan, aziz bir misafir olduğunu anlamadan, hakkını veremez kendine sunulan nimetlerin. 

Dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya geldik. 

O zaman Allah namına söylediğimiz her söz suya, havaya değil, kâinatın hafızasına nakşolur adeta. İlk defa ve son defa “bismillah” ile taçlanır sözümüz. Ve melekler, bu güzel sözleri, sevinçle kaydeder. 

Her sabah yeniden başlamak istiyoruz hayata. Ancak bırakmıyor peşimizi, geçmişte yaşadıklarımız.

Bir gariplik kaplıyor içimizi o an. Gönlümüz daralıyor. Silelim diyoruz hafızamızdan, istemediğimiz anıları ama olmuyor.

Bir yanda geleceği yaşamak, tertemiz bir sayfa açmak var. Bir yanda geçmişten kalan acı hatıralar. Anlar gelip yokluyor insanı. Bir kalp sancısı gibi bazen…

Karanlık gecede nasıl bir teselli beklerse insan, biz de öyle bekliyoruz her sabah güneşin doğmasını. Ümidimiz o ki, bu güzel sabah, yarının gecesine en güzel hatıralarla taşınacak.

Belki de ömrümüzde, böyle bir gün hiç yaşanmamış olacak.

Hasretle, muhabbetle beklemeye değmez mi?

...

İlahi! Günümüzü mübarek eyle. Niyetimizi kabul eyle. Baharı içimize de misafir eyle. 

Tövbeyle yıkanan, mis gibi kokan, bembeyaz bir sayfaya tebdil eyle yâ Rabbi… 

Bu güzel duygularla geçiyoruz şimdi hayat yollarından.

Bir ağaç yapraklarıyla el ediyor uzaktan. Bir ses duyar gibiyim. Çınarlardan, akasyalardan… 

“Biz de senin dünyana dâhiliz, biz de senin kardeşiniz. Bizi de unutma, bizi de kucakla bir merhabayla…” diyen bir ses.

Bir kavak ağacının altında, yapraklarının zikrini dinlemiştim.

Rüzgârda birbirine sürten yaprakların çıkardığı o esrarengiz sesi. Ne kadar ahenkli ve muhteşemdi. O kadar güzel konuştular ki, onca zaman bir lüzumsuz kelam etmediler. Söz böyle güzel olunca, zikir ve tesbih olunca, bir ömür de konuşulsa dinlenilmeye değer. 

Bizden kopup giden bir şey var, yaşadığımız bu anlarda. Güzel duyguların saati gelince ve kalbin kapıları açılınca, dünyanın ne kadar güzel olduğunu o an anlıyor işte insan. Bu güzelliğin nereden geldiğini. 

Yaratan güzel olmasaydı, yaratılanlar hiç bu kadar güzel olur muydu? 

“Ne olur, bana bir şeyler söyle” diye annesinin gözlerinin içine bakan çocuktan farksız şimdi halimiz. Bakıyoruz bulunduğumuz yerden. Bakalım, ne cevap gelecek, neler çıkacak bu gecenin içinden. Bize ne mesajlar gelecek, kalb kulağımıza neler fısıldanacak, bekliyoruz.

Bir şey bulduğumuzda içimizde uyanan sevinç, onu ararken çektiğimiz çile kadardır.

Ekmeden biçmek yok. Çapalamak gerek, çabalamak gerek. 

Meyvenin kabuğunu açmadan, özüne ulaşamıyor insan.

Hayatın özü, sözlerde gizli. 

Açmadan görülmüyor. Hele şu gözlerin önündeki perdeleri açmadan, hiçbir şey görülmüyor.  

Bir paket geliyor size, açıyorsunuz hemen. İçinden küçük de olsa bir hediye çıkıyor. Sevdiğiniz birinden gelmiş ya, küçüğüne büyüğüne bakmıyorsunuz o hediyenin. Memnun oluyor, seviniyorsunuz. Ağaçların eliyle gönderilen bu rahmani hediyeler, ne kadar büyük bir lütuf, ne kadar büyük bir kerem eseri. 

Gönderilen hediyenin kimden geldiği bilinmeden, kıymeti de anlaşılamıyor. 

Dalların eliyle uzatılan nimetleri kimin gönderdiğini göremedi mi gözler, her nimet sıradanlaşıyor birden. Hassas kalpler anlıyor bunu.

Sayısız nimetlerle nasıl kuşatıldığımızı anlamak için gayret gerekiyor. 

Damarlarımızda sadece kan yürümüyor bu mevsimde; muhabbet ve dua da yürüyor. 

Dört mevsim nimetlerle donatılan sofralarımız, özellikle bu mevsimde çeşitliliğin ve zenginliğin zirvesine ulaşıyor. Görecek gözü, hissedecek kalbi Rabbimizden niyaz ediyoruz. 

Ey göz! Gör artık. Ey akıl! Bil artık. Kimden geldiğini bu nimetlerin anla artık. 

Yarım mı kaldı söylemek istediklerin? Bırak, kalbinden geçen bir dua olsun. Göçüp gitsek de bu dünyadan, bizden kalan bir elhamdülillah olsun. Çıkıp gitsin içimizdeki sıkıntılar, cümle kuruntular.

Kalbini avuçlarında tut artık. En güzel dilekler ve arzular içinde yollara çık. Hamd ederek düş bakalım yollara.

Yolculuk insanı düşündürür. Bazen de dönüştürür.

Her şey biter, ümit bitmez.

En karanlık geceler içinde olsa da, yine kalbinde ümit ışığı vardır inanan bir insanın.

Allah’ı sevdi mi insan, sevdiğinin hatırına her şeyde Onun isimlerinin tecellisini görür, sevinir. 

O tecellinin aksettiği aynalar bir gün kırılsa da üzülmez; çünkü tecellinin geldiği yer bâkidir. 

İnsan bekâya müştak. Bâki-i Hakiki olanı arıyor.

Fânilere değil, yüzünü bakiye döndüğünde teselli buluyor. 

Aynalardaki güneş kırılsa da, gökyüzündeki güneşe bir şey olmuyor.

Bizi alıp götüren bir şey var, bir sır var bu dünyada. 

Şükre değer çok şey var. 

Eriğin, kirazın lezzetinde o var. Ağaçların birbirine benzemeyen o yüzbinler meyvelerinde de o var. Her bir yaprağın üzerindeki çizgilerde o var. Gülün insanı cezbeden kokusunda o var. O tatlı, mayhoş meyvelerde o var… 

Bu dünyada hamde ve şükre değer çok şey var. 

Şimdi çiçekler, meyveler yetmiyor.

Yıldızlara uzanan gözlerimiz, oralarda bile nasibini arıyor.

Nasibsiz kalmayalım, vakit münasiptir.

 



YAZARIN DİĞER YAZILARI

Ölüm hayattan ne istiyor?

Misafir sorular vardır. Çabucak gelir, çabucak gider. Fakat misafirden öte sorular da vardır: Asıl sorular, ev sahibi sorular, kalbinizi vatan tutan sorular. Gelir karar kılar hayatın içinde, yerini alır; mutlaka ilgi ister. İşte bu sorular, sizinle büyür, sizinle yürür... Ne yaparsanız yapın kendi cevabından başkası durdurmaz bu soruları. Mesela: Ölüm hayattan ne istiyor?..

Devamı »

Cennet

Hepimiz gelecekte neler yaşayacağımızı merak ederiz. Özellikle de kabri, ötesini, mahşeri ve cenneti… Aslında bizim her günümüz, yarından bir habercidir...

Devamı »

Elvedâ Ey Şehr-i Ramazan!..

Devamı »

Bahara Merhaba

Unutmuştuk neredeyse kelebekleri. Önümüzden geçerlerken zarif bir eda ile. Resmigeçit yaparlar adeta hayran hayran seyrederiz. Çiçek midir uçan, yoksa kelebek midir? Hayretle izleriz...

Devamı »