Çağdaşlaşmanın adını ettiğimiz kadar gereklerini biliyor ve yapıyor muyuz? Daha önemlisi çağdaşlaşmaya her birimizin yüklediği anlam acaba aynı mı? Bu soruya olumlu karşılık verme şansımız fazla değil. Çünkü her birimiz çağdaşlaşma kavramına bağlı olduğumuz görüşe göre farklı anlam ve misyonlar yüklüyoruz. İdeolojik öngörülerini ve yargılarını çağdaşlığın gereği gibi öne sürenler içimizden eksik olmuyor.
Halbuki her devrin hâkim değerleri vardır. Kişisel davranışlarımızı ve toplum hayatımızı ister istemez bu değerler etkileyip yönlendirir. Günümüzde hayatı daha nitelikli ve anlamlı şekilde yaşanır kılmak için çoğunluğun benimsediği insanî ve medenî ölçüler, çağımızın ortak değerleri olarak kabul görüyor. Farklı ve azınlık görüşler ise, dışlanmak bir tarafa, olabildiğince himaye görüyor. Farklılıkların hazmı ve kabulü medenîliğin önemli bir göstergesi kabul ediliyor.
Merkezî otoriteye dayalı, dikey, katı ideolojik tercihlere karşı, esnek, yatay, kişisel inisiyatife değer veren, sivil katılıma dayalı toplumsal tasavvurlar, günümüzde çağdaşlığı belirlemede olmazsa olmaz ölçülerdir. Kişisel ve kamusal özgürlükler, çağdaş dünyanın önemli bir uygarlık kriteridir. Fertlerin, bir sürünün unsuru gibi algılandığı zamanlara göre, kişisel gelişimi öne alan yaklaşımlar çağdaşlığın başka ve o derece önemli boyutunu oluşturuyor. Toplumdaki farklı tercihler olumsuzluğu ve çatışmayı besleyen faktörler olmaktan çıkıyor; farklılıkların medenî hayatın zenginlik unsuru olarak benimsendiği bir döneme giriliyor. Farklılıkların kabulünün şekillendirdiği hoşgörü ortamı, toplumlar için maddî ve manevî gelişmenin önemli bir dinamiğini oluşturuyor.
Çağımız dünyasında gelişmekte ve benimsenmekte olduğunu söylediğimiz bu ölçülerden acaba niye bahis açıyoruz?
Eğer dünya bir ‘köy’ kadar küçülmüşse ve bahsini ettiğimiz değerler bu ‘global köy’ün genel kabul gören ölçüleri hâline gelmişse, kendimize çekidüzen verme durumunda olduğumuzu göz ardı edebilir miyiz? Bu değerlerin bahsini açmakla kalmayıp, tarafı ve mensubu olmak gibi bir yükümlülüğümüz bulunuyor. İnsan kimliğini geliştirmeye yönelik eğilimlerin dışında kalmak, kaçınılmaz olarak dışlanmayı beraberinde getiriyor. İnsaniyet temelinde taraf olamayan toplumların bertaraf olacağı bir süreci yaşıyoruz.
Dünyadaki kültürel, siyasî ve sosyal gelişmelerin dışında durmak hem kişileri hem de toplumları yalnız kalma riski ile karşı karşıya bırakıyor. Unutmayalım ki, sosyalist ve komünist ideolojiye göre yapılanmış devletler, benimsedikleri açıklık politikası sayesinde, gelişen dünyaya katılma ve geri kalmışlıktan kurtulma şansını yakaladılar. Tabularını terketmeleri ve hantal sistemi değiştirme iradesi, Doğu Bloku’nun çağını yakalamasını sağladı. Demokrasileri geliştiği ölçüde dünya ile bütünleşerek güç kazanıyorlar. Onların sağladığı bu gelişmenin faturasını toplum olarak biz ödüyoruz. Hantal bürokrasinin işkenceye varan formalitesine katlanamayan millî sermayemizin Balkanların eski sosyalisti, şimdiki demokratik yönetimlerin sağladığı kolaylıklara kaçtığını üzülerek görüyoruz. Yabancı sermayeyi ülkeye çekeceğiz iddiamıza rağmen, kendi sermayemizin kaçışına seyirci kalıyoruz.
Toplumun genelinde ve kamunun yönetiminde ciddi bir zihniyet değişimi yapmamız gerektiği açıktır. Dürüstlüğü slogandan öteye geçirip yaşanan özelliğimiz hâline getirerek, denetime açık, şeffaf bir kamusal yapıyı kurmanın günümüzün öncelikli hedefi olması gerekiyor. Kalitenin sadece üretilen mallarda değil, bütün düşünce ve davranışlarda arandığı bir dünyada yaşıyoruz. Böyle bir dünyayı kendimiz için de kurmak zorundayız. Bu gerçeğe karşı, içine kapalı, denetimden uzak yönetim anlayışında direnmek kendi elimizle kendimize yapabileceğimiz en büyük kötülüktür.
Sadece tepeden buyuran, tartışmayan, farklılığı kabullenmeyen modası geçmiş eski alışkanlıklarımızı sürdürme inadı sebebiyle geleceğimizi tahrip ettiğimizi düşünmenin artık vakti değil midir? Farklılıkları ve eleştiriyi kabullenme anlayışının, sadece bizi yönetenlerde değil, toplumun her bir ferdinde, sivil toplum kuruluşlarında da yer etmesi gerekiyor. Hatta cemaatların farklılığı ve eleştiriyi hazmedebilen bir konumda oldukları söylenebilir mi? “Kendisini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez.” kuralına göre, başkasını nasıl görmek istiyorsak, kendimizi de o anlayışa getirmek zorundayız. Keza, sözümüz fiilimizi tasdik etmek zorunda.
Kabul edilmelidir ki, otoriter zihin ve zihniyetlerin farklılığı kabul ve eleştiriye tahammülde zorlandığı bir gerçektir. Toplumun kutsallarını tartışma özgürlüğünü kendimizde bulduğumuz kadar, yönetim ideolojisinin tartışılmasına tahammül gösterilmiyor. İdeolojik yapılanma, eleştiriye tahammül edemediği gibi, farklı iddialar da duymak istemiyor. Kemikleşmiş tek tip fikir ve insan modeli anlayışı direnmeye çalışıyor. Halbuki bu tartışmaları, sivil-kamu ayırımı yapmadan şimdiye kadar çoktan aşmış olmamız lâzımdı. Bugün değiştirmekte zorlandığımız düşünce suçu ile ilgili kanunlar, farklılığı hazımsızlığın tescil belgeleri olarak önümüzde duruyor. Devletin korunması amacıyla izah edilen bu kanun hükümlerinin, devleti korumaya yetmediği, kriz boyutlarında soyguna engel olamadığı ortadadır.
Görülüyor ki, farklılıklarımızı toplum için güç ve gelişme kaynağı gören ufuklu bir bakışa muhtacız. İdeolojik bağnazlık, kimde olursa olsun, önce mensuplarını, sonra da bütün toplumu ‘terakkide tevkif eden’ özelliğimiz hâline geliyor. Çare ise, çözüm üretme inisiyatifi almak isteyen toplum katmanlarına güvendir. Yaşadığımız bunalımlar, bu nesnenin yokluğundan kaynaklanıyor. Acaba farkında mıyız?
