Her birimizin uğruna büyük fedakârlıklar yapmayı göze alabileceği inanç ve düşünceler vardır ve elbette olmalıdır. Aynı şekilde, başkalarının da doğruları vardır. Onları beğenmeyebiliriz; fakat beğenmesek de, insanî ve medenî bir yaklaşım belirlemek pekala elimizden gelebilir.
Hangi inançtan olursak olalım, duygu ve düşüncelerimiz üzerinde haklılık ve meşruluk konusunda tam bir denetim kurmamız gerekiyor. Zira, nefsimizi, başka bir ifade ile ‘ego’muzu merkez aldığımız zaman, dengeli davranma ve hakperest düşünme özelliğimizi kaybediyoruz. Her şeyi kendimize yontan bir tutumla fikir üretmeye başlıyoruz. Bununla da yetinmiyor; kendimize has görüşlerimizi herkesin kabullenmesi gereken kesin hükümler gibi görüyoruz. Fikir planında çıkan tartışmaların ve çatışmayı davet eden tutumların temelinde bu önyargılı tavırlarımızın büyük rolü bulunduğunu görmenin vakti artık gelmiş olmalı. Farklılık ve tartışma kabul etmeyen, dayatma ile gelecek arayan her fikrin insanlığa tattırdığı tek sonuç ızdıraptır. İnanç alanında, felsefede ve siyasette gerçek budur. Bugün hiç kimse, doğusuyla batısıyla, kendisini bu zaaftan soyutlayacak durumda değildir.
Her birimizin uğruna büyük fedakârlıklar yapmayı göze alabileceği inanç ve düşünceler elbette vardır ve olmalıdır. Aynı şekilde, başkalarının da doğruları vardır. Onları beğenmeyebiliriz; fakat beğenmesek de, insanî ve medenî bir yaklaşım belirlemek pekala elimizden gelebilir. Ne var ki, ‘vicdan özgürlüğü’nün kabulündeki başarısızlık çağın ayıbı olmaya devam ediyor. Halbuki, farklılıkları çatışmaya dökmeden, onların içinden ortak yönleri bulup öne çıkarmak “Sizi birbirinizi tanıyasınız diye yarattım.” (bkz. Hucurat, 49; 13) ilâhî hükmünün gereği değil midir? Bu ölçü gereğince barış eli uzatmak öncelikle Müslüman’ın tavrı olmak gerekirken, husumeti törpüleyip şiddeti kaşımak inancımızın gereği olabilir mi?
Heveslerimiz başta olmak üzere bizi yanıltan asabiyeti bir tarafa bırakmadıkça, sağduyu mahsulü ve paylaşılabilir fikir üretmemiz ve bunları hayata geçirme şansımız ne yazık ki yok. Hele denk kuvvete sahip değilseniz, kaale alınma şansınız hiç yok. Denk veya fazla kuvvete sahip olduğunuz zaman, Müslüman olarak, kuvvetin tayin edeceği bir yönelişe girme hakkına da sahip değilsiniz. Karşınızda yer alanlar “Güç bende!” oyunu oynayabilirler. “Başkasının dalaleti sizin hidayetinize zarar vermez.” (bkz. Maide, 5; 105). Meşruluğuna ve o ölçüde haklılığına inandığımız görüşler, ‘tecavüze maruz’ kalınması hâlinde, ancak savunmanın konusu olabilir.
Kuvveti istinad noktası yapan felsefe kültürünün İslâm inancında yeri yoktur. Onun için bir Müslümanın ‘kuvvet’ unsuru ile ilk saldıran olması, meşruiyetten yoksundur.
Farklı dinlerde ve kültürlerde olanların binlerce yılı aşan inkâr ve yabancılaşma sürecini geriye atarak birbirlerini yeni yeni anlamaya ve tanımaya başladıkları bir ortamda, insanlığın yakaladığı genel barış ve ‘tanışma’ şansını sabote etmenin din gayreti ve hamiyeti ile izahı inandırıcı olamaz. Hele durduk yerde, taraf durumunda olmayan sayısız masumun kanına ve hayatına mal olan cinayetlerin muharrik ve müşevviki olmak, dinî bakımdan en küçük bir meşruiyet taşıyamaz. Aksine, o cinayetlerin vebal ve mesuliyeti altına girmeyi netice verir. Bu gerçekler sadece İslâm dininin mensupları için geçerli olup, başkalarının ihlâli hâlinde mübah kılınmış ilkeler değildir. Özellikle semavî dinler, ahlâk kaygısı taşıyan, can güvenliğine saygılı beşerî düşünce ekolleri, genelde masumların hayatına mal olan hiçbir cinayeti ve hak ihlâlini hoş görmemişlerdir. İnsanları haksız yere, zulmen katleden cinayetlerin ne dinlere göre ve ne de cinayetin coğrafyasına göre bir ayrıcalığı olamaz. Saldırı amaçlı hiçbir cinayet, New York’ta veya Kabil’de, Kudüs’te veya Keşmir’de işlenmiş olsa bile meşru hâle gelmez. “Benim terörüm haklıdır.” veya “Benim teröristim iyidir.” anlamına gelecek savunmalar, duygusallığın akla, öfkenin sağduyuya direnmesidir. Kavramların anlam derinliğinde önemli bir kırılmadır. Sağlıksız düşüncenin ürünüdür.
Hâlen egoizm ekseninde sarsıntı ve bunalım geçirmekte olan insanî boyut, 11 Eylül terörü ile başlayan süreçte onulmaz bir yara almıştır. ‘Canilerin cinayetini kendileri ile sınırlı tutmak’ hem insanlık, hem de adalet gereği iken; olayın boyutları, dinin kutsallığını sorgulama, onun gerileme sebebi olup olmadığını yargılama noktasına dayanmıştır. Dinin mesajını tanıtma ve taşıma yolunda gerekli çabayı gösterme anlamına gelen ‘cihad’ kavramı, kan dökmeye teşne bir vahşet kimliğine büründürülerek, anlam cinayeti işlemektedir.
Dine, dindara ve dince kutsal sayılan kavramlara karşı gösterilmesi beklenen ihtimam, ‘dinci terör’ veya ‘İslâmcı terör’ nitelemesiyle haksız bir suçlama istidadı kazanıyor.
Geldiğimiz noktada, birisinin hatası yüzünden dini ve dinî duyguları önceleyen çevreleri kontrol altında tutmanın gerekliliği ve meşruiyeti inceden inceye kamuoyunun şuuraltına işlenmeye çalışılıyor. Amerika’da uyanan özgürlükleri kısma eğilimlerinin hangi coğrafyada nerelere varacağını kestirmek kolay değildir.
Eğer Afganistan’a yönelik askerî hareketten maksat İngiliz başbakanının aradığı ‘adalet’ ise, niye gerçek suçlunun yakasına yapışılmıyor da, bombalar, kaybedecek bir şeyi kalmamış sokaktaki insanın tepesine yağıyor? Görülüyor ki, kimse masum değil. Zulmü dağıtan ve yayan ‘mukabele-i bilmisil’ kaidesi, birisinin elinde din adına, diğerinin elinde uygarlık adına olanca şiddetiyle işliyor.
Bize düşen, her şeye rağmen evimizin önünü temiz tutmaktır. Bu düşünce temizliği, başkaları istediği için veya başkalarına yaranmak için değil, inancımızın temel misyonu olduğu için gereklidir.
İmam-ı Gazalî, on asır evvel, “Kim din adına dünyanın yuvarlak olmadığını söylemeye kalkarsa, din düşmanından ziyade dine düşmanlık etmiş olur.” diyordu. Peki, din ile özdeşleştirilmeye çalışılan şiddet hareketlerini görse ne derdi acaba?
