Sıklıkla düşülen bir hata: bir kişiyi bir hatasından dolayı toptan mahkûm etme. Bir diğeri: birinin hatasıyla başkalarını da mahkûm etme. Bu tavrın yol açtığı zararın boyutlarının farkında mıyız?
İnsanın en büyük zaaflarından biri nedir diye sorulsa, acaba ne cevap veririz? Bunun şüphesiz farklı cevapları olabilir. Her birimizin cevabında belli bir doğruluk ve haklılık payı da bulunabilir. İnsanın duygu ve düşüncelerine yaratılıştan bir sınır konulmadığına göre, insanın farklı zaaflarına işaret etmemizde elbette bir gariplik yoktur.
Günümüzde kişisel ve toplumsal hayatı olumsuz yönde etkileyen önemli zaaflarımızdan birisi, herhalde, ‘genelleme’ye olan düşkünlüğümüzdür. Bir kişinin hatalı bir hareketi sebebiyle onu bütün kimliği ile mahkûm etmek, dışlamak gibi ifratlarımız genelleme alışkanlığımızın acımasız sonuçları olarak karşımıza çıkıyor. Aynı yanlışa toplum hayatında çok daha kolay tevessül ediliyor. Buna bir de ideolojik farklılık, siyasî rekabet gibi faktörler eklendiğinde, hasmımızı suçlamakla yetinmek çok masum bir tavır olarak kalıyor. Çünkü, bu durumda hızını alamayıp, muhatabını maddeten ve manen ifna edip varlığını sıfırlayıncaya kadar, yani tamamen etkisiz hâle getirinceye kadar çaba gösterme gereğine inananlarımız oluyor.
Bir hata veya yanlış yüzünden insanın diğer bütün iyi vasıflarını dikkate almamak, âyet ifadesiyle (Ahzâb, 72) insanı ‘zalûm’ nitelemesinin muhatabı yapıyor. Sıradan bir zulüm özelliğini çok aşan bu katmerli zulüm, elbette kültürel bir sapmanın yanında hukukî ve ahlâkî değer tanımazlığın ürünüdür.
Bir meslekte veya bulunduğumuz düşünce zemininde yerimizi korumak için yapabileceğimiz kolay savunma yöntemlerinin başında genelleyici kötüleme ve eleştiri anlayışı geliyor. Bu tavır hiçbir meşru ve ahlâkî dayanağa sahip olmamakla beraber, kuvvete dayanarak hükmetmek isteyen çevrelerin vazgeçilmez tercihidir. Ne yazık ki, günümüzün realitesi budur. Felsefe kültürünün etkilediği bütün zihinler, evrensel ölçekte böyle bir yanlış anlayışın tesiri veya tehdidi altındadır. Sözgelimi, bir kişinin yanlış bir hareketi veya isabetsiz söylenmiş bir sözü sebebiyle, o kişinin mensup olduğu çevre, bağlı bulunduğu fikir veya kurum bir çırpıda ve kolayca dışlanabiliyor. Halbuki, yanlış bir görüş veya hatalı bir hareket bir kişiden veya belli bir zümreden kaynaklansa bile, insanlığa yakışır adaletli tavır, tepkinin sadece o hatanın sahiplerine yöneltilmesidir. Birisinin hatası yüzünden bir başkasını hak etmediği suçlamalarla karşı karşıya bırakmak gerçek adalet anlayışına aykırıdır.
Birkaç yıl önce girdiğimiz olağanüstü bir siyasî süreçte bu genelleme şeklindeki saldırılar, olağandışı uygulamalara destek verme ihtiyacı duyan çevreler tarafından hiçbir ahlâkî kaygı ve hukukî sakınca duymadan, ‘topyekûn savaş’ çığlıklarının atılmasına varan iftira ve ifratlara dönüştü. Ülkedeki dinî atmosferi ve dinî potansiyeli etkisiz kılmak için, göstermelik tehlike ve tehdit gerekçeleriyle toplum barışını kundaklamaktan kaçınmayan medyatik salvolar, vatan kurtarmanın bahanesi ve malzemesi olarak üretildi. Üstelik, bu tehdit ve tehlikeye karşı ‘savaşım’ verdiğini söyleyenlerden bazılarının attığı savaş çığlıklarının banka kasalarını boşaltmaktan gelen sevinç ve keyif çığlıkları olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Böyle bir dönemde toplum barışını koruma kaygısı duymayanların başlattığı ve bütün toplumu değişik sloganlar altında karşı karşıya getirmede gösterilen sorumsuz bu cüretin, iç barışta onulmaz yaralar açmadan atlatılması, her şeye rağmen, millî ve manevî hayatımızın önemli kazancı sayılmalıdır.
Çağdaş İslâm âlimi Bediüzzaman Said Nursî’nin ifadesiyle ‘habbeyi kubbe yaparak’ asılsız vehimleri tehlike gibi gösterme geleneği yakın tarihimizin sıkça yaşanan gerçeğidir. Aynı olumsuz uygulamalara kişisel hayatında da maruz kalan Bediüzzaman, sorumluluğun kişisel kalması, cezanın sadece suç işleyene yöneltilmesi anlamındaki Kur’ân’ın temel adalet ilkesini (Fâtır, 18) hayatında ve eserlerinde her vesile ile vurgulama ihtiyacını duymuştur. Çünkü, bu ilkeye uygun hareketin toplum barışını ve asayişi korumakla yakından ilgili olduğuna inanmıştır.
Bilhassa sosyal barışın korunmasının ‘cezanın kişiselliği’ ilkesi ile sıkı sıkıya bağlı olduğu Bediüzzaman’ın eserlerinde değişik boyutlarıyla sıklıkla ele alınmıştır. Aşağıdaki ifadeler bunun örneklerinden sadece birisidir:
“Birisinin hatası ile başkası mes’ul olamaz.” âyet i kerimesinin hakikatidir ki: Birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mes’ul olamaz. Halbuki şimdiki siyaset-i hâzırada particilik taraftarlığı ile bir cani yüzünden pek çok masumların zararına rıza gösteriliyor. Bir caninin cinayeti yüzünden taraftarları veyahut akrabaları dahi şeni’ gıybetler ve tezyifler edilip bir tek cinayet, yüz cinayete çevrildiğinden gayet dehşetli bir kin ve adaveti damarlara dokundurup kin ve garaza ve mukabele-i bilmisile mecbur ediliyor. Bu ise, hayat-ı içtimâiyeyi tamamen zîr ü zeber eden bir zehirdir. Hariçteki düşmanların parmak karıştırmasına tam bir zemin hazırlamaktır.1
Herhangi bir suç veya yanlış görüşün sorumluluğunu onu yapan ile sınırlı tutmayıp, ailesine, partisine, mensup olduğu cemaat veya millete haksız bir şekilde genişletmenin sosyal ve siyasî hayatta büyük problemlere yol açabileceği ve hatta dış güçlerin bile tahrikine vesile olabileceği riski, yukarıdaki ifadelerde çok açık dile getirilmiştir. Buradaki ifadelerin devamında, Bediüzzaman, iç barışı korumanın önemine işaretle devrin iktidarına bu konuda dikkatli olma tavsiyesinde bulunmaktadır. Bunun için bir yandan fertlerin asayiş bozucu hareketlerden kaçınması, diğer taraftan da devletin, zulme yol açacak, hakkaniyet ve adalete aykırı anlayıştan uzak durmasını ikaz etmektedir.
Sorumluluğu ilgilisi ile sınırlı tutmayan anlayışın kişi ve toplum hayatında ne gibi sakıncalara sebebiyet vereceği, hatta uluslararası ilişkilerde nasıl facialara yol açabileceği Bediüzzaman’ın şu ifadelerinde dile getirilmektedir:
Siyaset-i beşeriyenin en esaslı bir kanun-u esasisi olan, “Selâmet-i millet için fertler feda edilir. Cemaatin selâmeti için eşhas kurban edilir. Vatan için her şey feda edilir.” diye, bütün nev-i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinayetler bu kanunun su-i istimalinden neş’et ettiğini katiyen bildim. Bu kanun-u esasî-yi beşeriye, bir hadd-i muayyenesi olmadığı için, çok su-i istimale yol açmış, iki Harb-i Umumî, bu gaddar kanun-u esasinin su-i istimalinden çıkıp bin sene beşerin terakkiyatını zîr ü zeber ettiği gibi, on cani yüzünden doksan masumun mahvına fetva verdi. Bir menfaat-ı umumî perdesi altında şahsî garazlar, bir cani yüzünden bir kasabayı harap etti.2
Faili ile sınırlı tutulması gereken sorumlulukları haksız genellemelerle çevreye dağıtmak kişisel hayatımızda, toplumsal yapımızda ve hatta uluslararası alanda sayılamayacak kadar olumsuz riskler taşıyor. İnsanlığın yaşadığı iki dünya harbi, Bediüzzaman’ın dikkat çektiği gibi, devletin güvenliği için fertler feda edilir, anlayışının global faciaları olarak yaşanmıştır. Toplum güvenliği gerekçesiyle ferdin haklarını geri plana itebilen uygulamalara ne yazık ki hâlen yaygın bir şekilde rastlanıyor. Bunun çok sıcak örnekleri Türkiye ve benzeri bazı ülkelerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde insan haklarına aykırı uygulamalar sebebiyle mahkûm olmalarıdır. İnsan hakları konusundaki söylemler ve yaşanan gelişmeler bir gerçeği gösteriyor: Baskıcı devletçi ve merkeziyetçi eğilimlerin artık terk edilmesi, insan haklarının genişletilerek güvenceye alınması olumlu bir eğilim olarak insanlığın gündemine henüz giriyor.
Siyaset ve hukuk kültürümüzün mesnedini Kur’ân âyetlerinde bulan (En’am, 164; İsrâ, 15; Fâtır, 18; Zümer, 7) “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” mealinde yer alan ‘cezanın şahsîliği’ ilkesi, günümüz beşerî hukuklarında uygulama mazisi uzun olmayan yeni bir hukuk kuralıdır. Sorumluluğun kişisel kalması ilkesine uyulamayışın sonucu olan haksızlık ve bunalımlar, bu ilkeyi evrensel bir değer ve korunması gereken kural hâline getiriyor. Bizim için acı ve düşündürücü olan gerçek, bugün bu ilkeye uymamız gerektiğini bize Batılıların hatırlatması olup, aksi tutumlarımıza ekonomik ve siyasî müeyyide uygulama tehdidinde bulunmalarıdır. Ne var ki, çağdaşlığı tekelinde tutan Batı dünyası, bu kuralı kabul noktasına gelinceye kadar başarısızlık örneklerini fazlasıyla verdi. Bu kuralın ihlalleriyle dolu karanlık bir maziden geliyor. Batılı siyasî kurumların Türkiye’nin insan haklarına uyması konusundaki ısrarı, en masum bir değerlendirme ile, kendi sicilindeki yanlışlıkların saklanması veya tekrar edilmemesi amacıyla izah edilebilir. Fakat, adaleti gerçekleştirme arayışlarının güç kazanması, yine de insanlığın ortak kazancı olarak görülmelidir. İlkeler bazında benimsenen bu adalet düşüncesinin Batı dahil dünyanın birçok yerinde hâlen önemli ihlallere uğradığı, çifte standartların konusu olduğu da ayrı bir gerçektir.
Bir suç ve hatayı haksız bir şekilde genellemeyi beşerî zaafımız olarak terketmemiz, insanlık ve toplum barışının önemli bir sebebini teşkil ediyor. Fakat, hak ihlallerinin kişisel veya kamusal alanda ekonomik veya siyasî bir rant elde etme amacıyla yapıldığı durumlar, hukukun rafa kalktığı, zulmün icra edildiği ortamları getiriyor. Vatan, millet, tehdit ve tehlike edebiyatının arkasında, genelde hak ihlallerinin varlığı saklanamaz hâle geliyor. İnsan haklarını güvenceye almak ve gerçek anlamı ile uygulanabilir hâle getirip adaleti gerçekleştirmek için, İslâm’ın katkısına ve insanlığın ortak çabasına ihtiyaç vardır.
1. Bediüzzaman Said Nursî, Kaynaklı, indeksli, Lügatli Risale-i Nur Külliyatı, Nesil, 1996, c. 2, s. 1882.
2. aynı eser, c. 2, s. 1850.
