CEVHER
“Asıl, öz, kabiliyet, istidat.”
CEVHER-I FERD
“En küçük cisim, atom.”
ÂRAZ
“Sonradan olan, takılan, cevher olmayan.”
Arız, “gelip geçici şey, ilişen, tabiî olmayıp sonradan gelen” demektir. Cevher ise “kıymetli taş, öz, asıl, yaratılış” demek olup arazın zıddıdır.
Her şeyin bir değişmez özü, bir de sürekli değişime uğrayan dış kısmı, sureti vardır. Birincisine cevher, ikinciye araz denilir. Bir çekirdeğin değişmeyen özü, ondaki genetik şifredir. Çekirdek parçalansa da, fidan, ağaç hâlini alsa da bütün bunlar, sonradan meydana gelen, arızî şeylerdir. Esas program, hiçbir değişikliğe uğramaz. Bu mânâda bütün kanunlar cevher, onların uygulandığı sahalar ise ârazdırlar.
Nur Külliyatında, ruhun emir âleminden gelmiş şuur ve hayat sahibi bir kanun olduğu bildiriliyor. Buna göre, insanın cevher denilmeye lâyık veçhesi ruhudur, beden ise ârazdır.
Bir adım daha ileri gittiğimizde, her varlığın bir mahiyeti, bir de sureti bulunduğunu görürüz. Mahiyet, o şey daha yaratılmadan, onun İlâhî ilimde teşekkül etmiş hâlidir. Bu ilimde bir değişme düşünülemez ve asıl cevher, İlâhî ilimdeki bu mahiyettir. O mahlukun yaratılmasıyla ortaya çıkan varlık, o ilk cevhere göre ârazdır. Değişmeye, büyümeye, gelişmeye, kemâle erip zevale ermeye ve sonunda ölümü tatmaya mahkûmdur.
Daha dar mânâda, her varlığın temel taşları demek olan atomlar “cevher” kabul edilmiş ve atoma cevher-i ferde denilmiştir. O atomlardan yapılan varlıklar ise “araz” kabul edilmişlerdir.
•••
Meselenin en önemli yanı, gözünü sadece ârazlar âlemine dikmiş ve maddede boğulmuş insanların nazarını cevherlere, yani ruhlara, kanunlar âlemine ve nihayet her şeyin ilk hareket noktası olan mahiyetlere çekmektir. O mahiyetler Allah’ın iradesiyle, ilmiyle... vücut bulmuşlardır.
Bu hakikati Nur Külliyatındaki şu ifadelerde bütün berraklığıyla okuyabiliyoruz:
“Maddî ve manevî, cevherî, arazî her bir şeyin, her bir insanın hakikati, birer ismin nuruna dayanır ve hakikatına istinad eder. ” (Sözler, 473)
“...Enva’ının fasileleri ve umum a’razının havass-ı mümeyyizeleri bizzarure adem-i sırftan muhteradırlar. ” (Mesnevî-i Nuriye, 253)
İkinci cümleyi bir misalle açıklamaya çalışalım: Bir insanı diğer insandan farklı kılan, yani birine, meselâ, Ahmet, diğerine Mehmet dedirten, onları teşkil eden madde ve atomlar değildir. O atomlarla dokunan iki çehreden birini diğerinden farklı kılan suretler yoktan yaratılmışlardır. Yani o suretler daha önceki insanlarda olmadıkları gibi başka mahluklarda da yok idiler. Her iki suret de yeniden ve yoktan var edildiler. Eğer içimizden bir ses, o suretlerin farklılığına yine genetik şifrelerin farklı olmasının yol açtığını fısıldayacak olursa, ona şöyle cevap veririz: O şifreleri meydana getiren genler mevcutturlar, yok değillerdir. Ama genetik şifre, yani genlerin diziliş planı mevcut bir varlık değildir. Dolayısıyla bir şeyi diğerinden farklı kılan, Üstadın ifadesiyle “havass-ı mümeyyizeler” yokluğa dayanmakta, yani bir şeyden, yahut bir şeylerden değil, doğrudan İlâhî irade ile yaratılmaktadırlar.
