İnsanı düşündüğümüzde, “maneviyat” denilince ilk akla gelen onun iman, ibadet ve ahlâk dünyasıdır. Son nefese kadar insanın kalbindeki iman inkişaf eder, akıl ve fikri de yeni şeyler öğrenmekle gelişir. Sonunda insan ölümü tatmakla bütün bu kazandıklarını geride bırakır. Eğer ebedî bir hayat olmazsa bunların hiçbir anlamı kalmaz. İmanlıyla imansız, âlim ile cahil, iffetliyle ahlaksız, âdil ile zâlim arasında bir fark olmaz.
Öte yanda insanın toplum hayatını da nizama koyan “manevî değerler, rabıtalar, nispetler” vardır. Büyüklere hürmet manevî bir değer ve bir rabıta (bağ)dır. Ve bir insan babasına nisbeten çocuk, evladına nisbeten baba, devletine nisbeten vatandaş, amirine nisbeten memurdur. Keza, servet ve makam yönünden de insanlar arasında çok nispetler vardır. Bunların her biri dünya imtihanının ayrı birer sorusu gibidirler. Her birinde insanların ayrı sorumlulukları vardır.
Ebedî bir hayat olmadığı ve bu mükellefiyetleri yerine getiren veya getirmeyenler ölümle eşitlendiği takdirde, bu maneviyatların, rabıtaların, nispetlerin hepsi manasız ve abes olurlar. Ne hürmetin, ne muhabbetin, ne dürüstlüğün, ne cömertliğin, ne şükrün, ne merhametin bir manası kalmayınca kâinattaki nizam, bu yönüyle de, “esassız ve yalancı bir nizam” olmuş olur.
…
Kâinattaki nizam insanı netice vermekte ve insanın “cennete layık bir kıymet” almasıyla da kâinat bir anlam kazanmaktadır. Aksi halde, kâinattaki nizam, esassız ve manasız olur.
Demek ki, kâinat ağacının meyvesi olan insan bu dünya için yaratılmış olamaz. Çünkü meyve, ağaç ötesi içindir. Âhiret olmasa, bu insan meyvesi, kendi ağacı içinde defnedilmiş gibi olur.
İnsanın kalbini, aklını ve vicdanını dünya hayatı doyurmaz. Onun hakiki lezzetleri “ancak marifetullah, muhabbetullah, ilim gibi umur-u ebediyededir.” İnsan bu ulvî değerlerde terakki etmekle Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Cennete layık bir kıymet” almış olur.
