TR EN

Dil Seçin

Ara

Yedisinde Neyse, Yetmişinde O (mu)? / Psikiyatri Sohbetleri

İNSANIN PSİKOLOJİK OLARAK DOĞUŞTAN GETİRDİĞİ ŞEYLER NELERDİR?

Genetik ilminin ilerlemesi ile anlaşılmıştır ki, bu sorunun cevabı ‘her şey’dir. Zira insanın bünyesine dair, fiziksel yapı özellikleri olsun, bünyenin işleyiş biçimi olsun her özellik genetik şifrede yazılıdır. Hatta ‘ruhsal’ diye tabir edilen, ama aslında beynin yapı, işleyiş ve biyokimyası ile ilgili olan heyecan, hafıza, öfke, dikkat, merak gibi bazı özelliklerin kişisel farklılıkları da genetik materyalimizde doğuştan kaydedilmiştir aslında.

Bu konuyu bir benzetme ile açabiliriz. Nasıl ki bir bitkinin tohumundan gelen belli bir potansiyeli vardır ve bu potansiyel programında yazılıdır, bellidir, eğer uygun biçimde yetiştirilirse o ideali tutturabilir, ama kabak tohumundan ne yaparsanız yapın fasulye çıkmaz, hatta şartlar uygun olmazsa normal ürününü bile veremeyebilir; aynen öyle de, genetik yapımızda bünyemizle ilgili her bilgi daha doğuştan vardır. Mizacımıza, kabiliyetlerimize, yatkın olduğumuz ruhsal rahatsızlıklara dair tüm özelliklerimiz orada yazılı ve kayıtlıdır. Nitekim “O daha bebekliğinde bile böyleydi.” türünden yorumlar çok yapılır.

Öte yandan, bu potansiyellerin ne kadarının ne biçimde ve ne zaman açığa çıkacağını da çevresel şartlar ve eğitim belirler.

 

AMA “ÇOCUKLAR HEP AYNI YETENEKLERLE DOĞARLAR, BEMBEYAZ BİR SAYFA GİBİ” DİYE BİLİNİR?

Çocuklar doğuşta bembeyaz bir sayfa gibi görünebilir. Ama o beyaz sayfada aslında gözle görünmeyen yazılar yazılıdır. Üzerine gözle görünmeyen bir madde ile yazı yazılan bir sayfaya özel bir ecza sürüldüğünde yazıların açığa çıkması gibi, zaman içinde o potansiyel özellikler (görünürde bazı olayların etkisiyle) açığa çıkmaya başlar. Ama meselâ, benzer olayların farklı çocuklarda farklı değişimlere yol açtığı da bilinen bir gerçektir. İşte bu farklılık büyük ölçüde genetik özelliklerle ilgilidir. Yani, zaten potansiyel olarak var olan kişilik özellikleri, özellikle çocukluk çağındaki yetiştirmenin etkisiyle, değişik biçimlerde açığa çıkar ve kişilik oturmaya başlar.

 

İNSAN HAYATINDA İLK ALTI YIL GERÇEKTEN ÇOK MU ÖNEMLİDİR? BAZILARI BUNU KABUL ETMİYOR, “DEĞİŞİM HER YAŞTA MÜMKÜNDÜR” DİYORLAR?

Kişilik oluşumunda ilk altı yaş tezi hâlâ geçerlidir. İnsanın zekasının yüzde 80’i ilk altı-yedi yılda belirlendiği gibi, temel kişilik özellikleri de hemen aynı oranda bu dönemde oturur. Buna itiraz edenler, öğrenmeyi sadece beyin kabuğu fonksiyonu olarak ve yüksek düzey bilgiler için kastetmiş olmalılar. Oysa esas bilgi, daha derine yerleşmiş ve temel kabullerimizi oluşturan ve ‘zaten bildiğimizi sandığımız’ bilgidir. Meselâ tabiatın işleyişine dair temel kabullerimiz, hayatın (bizce) temel prensipleri, insanlar hakkındaki genellemelerimiz, kişilerle diyalog kurma tarzımız, olaylara reaksiyon verme biçimimiz, ölüme bakış açımız gibi birçok temel fikir ve özellik hayatın ilk yıllarında olgunlaşır. Bunlar en temeldedirler. Yani, hatırlanmayan hatıralar kişiliğin temelini oluşturur aslında. Yine bitki örneğine dönersek, küçük bir fidana attığınız bir çizik, o fidan büyük bir ağaca dönüştüğünde koca bir yarık olur, bilirsiniz. İleri dönemlerde bu temel izleri değiştirmek hayli zordur. Çok ciddi gayret gerektirir; bir bitkinin aşılanması gibi...

İsterseniz bu konuyu daha iyi anlayabilmek için bir çocuğun gelişimini hayalen izleyelim. Unutmayalım ki, dünyaya, hayata, insanlara dair hiçbir ön kabulümüz olmadan doğuyoruz. Ve ilk ve temel tecrübelerimizi kendi ailemizde yaşıyoruz. Diyelim ki bu çocuk kalabalık, gürültülü, gergin ve kavgalı bir evde gözlerini açtı. O kalabalıkta tüm çocuklar, herkes, bağıra çağıra ancak meramını anlatabiliyor, her an diğer kardeşleri ile sürtüşme çıkma ihtimaliyle de diken üstündeler. Bir kenarda kafasını dinleyip rahat rahat çikolatasını yemek bile mümkün değil. Hemen birileri başında bitiveriyor. Bu hâli yaşaya yaşaya çocuğun zihninde “Bu dünyada normal olanı bu!” fikri yerleşir. “Bu dünya böyle. Bu hayatta atak olacaksın. Sürtüşme yaşamak doğal; dikkat et, lokmanı kaptırma, kendini ezdirme, uyanık ol. ”

İşte böyle bir çocuk büyüdüğünde (doğuştan potansiyeli de varsa) hep baskın olmak isteyen, zıtlaşmacı, yalnızlıktan hoşlanmayan, bağıra bağıra konuşan, gergin bir kişiliğe bürünebilir. “Hayat bir mücadele, insanlar acımasız, sürekli gerginim.” diye de şikayet eder meselâ. Neden böyle düşündüğü, delilinin ne olduğu sorulduğunda ise “Bilmiyorum” der, “bana öyle geliyor.” O ortamda büyüyünce böyle düşünmesi doğal ama, değil mi?

 

ERGENLİK ÇAĞI NE YÖNDEN ÖNEMLİDİR PEKİ?

Ergenlikle birlikte kişilik gelişiminde kişinin kendi seçme gücü de devreye girer ve kişilik son şeklini almaya başlar. Ayrıca çeşitli sosyalleşme denemeleri ile, bu kişilik yapısıyla toplumda nasıl bir rol üstlenileceği belirlenir. Bu dönem, benlik algısının yerleştiği dönemdir aynı zamanda. Yani kişi aslında önceden de var olan kişilik özelliklerinin bilinçli olarak farkına varmaya başlar ve bunları kendi iradesiyle organize etmeye, yönlendirmeye çalışır.

 

KARAKTER BOZUKLUKLARI ZAMANLA DÜZELMEZ DİYORLAR; DOĞRU MU?

O kadar da karamsar olmaya gerek yok. “Her doğan çocuk Allah’ın insanlardan ümidini kesmediğinin işaretidir.” denildiği gibi, “Her yaşanan gün dahi o insandan ümit kesilmediğinin işaretidir.” diyebiliriz.

Ancak, insanın genetik materyalini değiştirmek (şimdilik) mümkün olmadığına göre, potansiyelimizi, mizacımızı, eski tabirle fıtratımızı—maalesef—değiştiremeyiz. Zaten temel özelliklerimizi bile değiştirebilsek o zaman biz artık biz olmazdık, değil mi? Bizim yapabileceğimiz, sadece, elimizde olan ve olmayan kabiliyetleri ayırıp bu malzemeyi nerede ve nasıl kullanacağımıza karar vermektir. Kendimizle kavga etmek, huylarımızdan şikayet etmek, “Tanrım, beni baştan yarat!” demek değil.

Geçenlerde on yıldır görüşmediğim bazı eski üniversite arkadaşlarımla bir vesile ile yeniden görüşmüştük. Sohbetler, takılmalar sonrası hepimizin dilinden aynı söz döküldü: “Hiç değişmemişsin.” (Fiziksel olarak değil tabi, huy olarak.) O an aklıma hadis olarak hatırladığım bir söz geldi: “Bir dağın yerinden oynadığını duyarsanız inanın da, bir insanın huyunun değiştiğini duyarsanız inanmayın.” Zaten “Can çıkar, huy çıkmaz.” sözü de boşuna söylenmemiştir.

 

AMA BİRÇOK HADİS DE AHLÂKIMIZI GÜZELLEŞTİRMEYİ TAVSİYE EDİYOR. PEKİ BU BİRBİRİNE ZIT GİBİ GÖRÜNEN İFADELER NASIL AÇIKLANABİLİR? YANİ HEM HUYUMUZ DEĞİŞMEYECEK, HEM AHLÂKIMIZI GÜZELLEŞTİRECEĞİZ; BU NASIL OLABİLİR?

Aslında bu konu eskiden beri çok tartışılmış. Meselâ Prof. Dr. İbrahim Canan’ın açıklamalı Kütüb-i Sitte tercümesinde bu konudaki farklı fikirleri bulabilirsiniz. Kimi âlimler “İnsanın huyu, yaratılışı değişmez.”; kimileri ise “Ahlâkı güzelleştirmek mümkündür. Öyle olmasa idi, Peygamber (asm) ‘Ahlâkınızı güzelleştiriniz.’, ‘Benim Allah tarafından gönderilmemin en mühim sebebi ahlâk güzelliklerini tamamlamak içindir.’ gibi hadisler beyan etmezdi.” demişler.

Bu tartışmalı meselenin cevabı ve zıt gibi görünen hadislerin uyum noktası ise Risale-i Nur’da anlatılmış. Kısaca ifade edilirse, “Huy değişmez, ama ahlâk güzelleşebilir.” Şöyle ki: “Dokuzuncu Mektup”ta Bediüzzaman’ın belirttiği gibi, ‘mevcut huyların mecralarını, kullanma şekillerini değiştirerek.’

Meselâ, bunun bir örneği Hz. Ömer’dir (ra). İslâm’a girmeden önce de gayet celâlli, öfkeli ve atak olan o zât, bu celâlini Müslüman olduktan sonra uygun yönlere sevk ederek, içeride zalimlere, dışarıda kâfirlere karşı yerinde kullanarak, mükemmel bir ahlâk sahibi olmuş. Eğer “Öfkeli olmak iyi değil; Osman gibi yumuşak huylu olmalıyım.” diye nefsini öldürse idi, muhtemelen tarihte bu denli iz bırakamaz ve onca fetihlere de muvaffak olamazdı.

İnsanlar madenler gibidir. İslâm’a girmeden önce kıymetli olanlar, İslâm’la şereflenince de kıymetli olurlar.” şeklindeki hadis de (dolaylı olarak) bu mânâya işaret eder zaten.

Bunu pratiğe uygularsak: Meselâ, zıtlaşmaktan, tartışmaktan hoşlanan, titiz—tabir caizse, huysuz—birini düşünelim. Bu şahıs,

1) Saydığımız özellikleri yakın dostlarına karşı kullanırsa, fesada, kavgaya, kardeşlik bağlarının zayıflamasına sebep olur, günah kazanır ve kötü ahlâklı sayılır.

2) Yok eğer, “Bu huyumu değiştireyim, öldüreyim.” derse, kendi kendini sıkıntıya sokar ve başaramaz da zaten.

3) Ama bu özelliklerini uygun yerde kullansa; meselâ maneviyatı yıkmaya yönelik yayın yapan gazete, televizyon ve benzerlerine tekzipler yollamak, haksızlık yapan güç sahiplerine hakkı pervasızca söylemek, zalimlere karşı mazlumları savunmak gibi faaliyetlere yönelirse, huyunu değiştirmeden ahlâkını da güzelleştirmiş olur.

Tam zıddı bir başka örnek daha verelim: Meselâ yumuşaklık, hayır diyememek ve alttan almak, eğer bizi günahlara teşvik eden kötü arkadaşlara karşı sergilenirse, bizi batağa götürecek kötü bir huy hükmüne geçer. Böyle bir kişiliğe sahip olan kimsenin yapması gereken, bu özellikleri iyi dostların yanında kullanmak, daima güzel ahlâklı arkadaşlarla beraber olmak ve onların güzel tekliflerine uymaktır.

Bir hastam olmuştu. Titizlik ve düzen damarlarına işlemiş, “Her şey temiz olsun, derli toplu dursun! Ufak bir leke bile istemem, evi dağıtmayın!” diye diye, hem kendisini, hem çocuk ve yakınlarını sıkıntıya sokmuştu. Ona şöyle dedim:

Mükemmelci olmanız bir yönüyle fazilet sayılabilir. Ancak şu tarzınızla, vazo kırılmasın derken çevrenizdekilerin kalbini kırıyorsunuz. Masa örtüsü beyaz kalsın derken, kalbinizi karartıyorsunuz. Bu dünya sadece bir karalama defteridir; cennet değil. Ne kadar gayret ederseniz edin, her şey mükemmel olmaz. Siz herkesi kontrol etseniz bile, meselâ üst kat komşunuz suları açık unutsa, o kadar üstüne titrediğiniz evinizi su basabilir, hiçbir şey de yapamazsınız. Dünyayı düzene sokmaya çalışmak, kaldırması zor, çok ağır bir yüktür.

Bu titizliğinizi daha uygun bir yönde, meselâ amel defterinizi temiz tutmak için kullanmaya çalışın. Halıdaki lekelerle değil, kalbinizdeki kirlerle ilgilenin. Bibloları değil, sevdiğiniz kişileri sakının. Hem bu zahmetlerden kurtulursunuz, hem çevreniz rahat eder, hem de sevap kazanmış olursunuz.”

Çok faydalandı bu tavsiyemden.

Önceleri psikopat bir kabadayı iken, uzun yıllar sonra tövbe ederek dine yönelen birisini duymuştum. Bu şahıs vaaz dinlerken, herkesin coşkuyla “Allah!” diye bağırdığı yerlerde “Of ulan of!” diye bağırırmış. Kolay değil bazı şeyleri terketmek; hele bir yaştan sonra. Ama böylesi, sokaklarda nara atmaktan çok daha iyi, değil mi?

Kısacası, insanlara “Şu huy kötüdür, bu huy zararlıdır; inatçı olma, hırs gösterme, zıtlaşma, vb.” diye öğüt vermenin faydası pek az ve yüzeyseldir. Hatta fıtratını değiştirmek gibi imkânsızdır. Bir kaktüse ‘lale ol’ demek gibidir. Oysa, denilse ki, “Kabiliyetlerinizi uygun yönlere çevirin, Allah için sevin, Allah için kızın, hırsınızı ahiret makamları için yönlendirin, inadınızı şeytana karşı kullanın vb.”; hem öğüt fayda eder, hem de uygulanabilecek bir teklif olur. İnsan da her bir hissiyatı ile kulluk etmiş gibi olur.

Zaten sahabelerin üstünlüğü—Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi—biraz da bu sırdan ileri gelmektedir. Onlar bazı tarikat ehli gibi nefislerini öldürmemiş, belki nefislerini doğru yolda çalıştırmış, kabiliyetlerini uygun yönlere kanalize etmiş; böylece hem ahlâklarını güzelleştirmiş, hem de nefiste var olan hırs, aşk, öfke, inat, merak gibi hislerden faydalanarak çok daha coşkuyla kulluk ve hizmet etmişlerdir. Nefsini öldüren evliyalarda ise bu gibi hisler zayıflar; ibadet ve hizmetler tekdüze olmaya başlar.

 

KIRK YAŞ CİVARININ ÖZEL BİR ÖNEMİ VAR MIDIR? KIRKINDAN SONRA İNSAN HİÇ DEĞİŞMEZ Mİ?

Burada Bediüzzaman’dan Peygamberimiz (asm) ile ilgili bir alıntı yapalım:

O Zât’ın (asm) dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hilesi, bir hıyaneti görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o zâtın yaratılışında, tabiatında bir fenalık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsaydı, behemehal gençlik saikasıyla dışarıya verecekti. Halbuki bütün yaşını, ömrünü kemal-i istikametle, metanetle, iffetle, bir ıttırad ve intizam üzerine geçirmiş, düşmanları bile hileye işaret eden bir hâlini görmemişlerdir.

Ve keza, yaş kırka baliğ olduğunda [kırk yaşına gelindiğinde], iyi olsun, kötü olsun, nasıl bir ahlâk olursa olsun rüsuh peyda eder [kalıcı olur], meleke [alışkanlık] hâline gelir, daha terki mümkün olmaz. Bu zâtın tam kırk yaşının başında iken yaptığı o inkılab-ı azimi âleme kabul ve tasdik ettiren ve âlemi celp ve cezb ettiren [onun etrafına toplayan], o zâtın (asm) evvel ve ahir herkesçe malûm olan sıdk ve emaneti [doğruluğu], dâvâ-yı nübüvvetine [peygamberlik davasına] en büyük bürhan [delil] olmuştur.”

 

YANİ İRADEMİZLE HUYLARIMIZI KOLAY KOLAY DEĞİŞTİREMİYORUZ. PEKİ BU BİRAZ KARAMSAR BİR BAKIŞ AÇISI DEĞİL Mİ?

Gerçekler hayaller kadar tatlı değildir. İmkânsızı istemek, kendine kötülük yapmaktır. İsterseniz çevrenizdeki kırk yaşını geçmiş kişilere sorun. Kırk bir yaşında biri olarak ben, çocukluğumdan beri aynı huy üzere yaşadığımın farkındayım. Ne yaparsam yapayım, bazı şeyler değişmiyor. Ama onların farkında olmak, hangi şartlarda problem çıktığını görüp tedbir almak mümkündür tabi.

 

PEKİ BU ÖZELLİKLER PSİKOTERAPİ İLE DE Mİ DEĞİŞMEZ?

Psikoterapilerin en derin şekli diyebileceğimiz psikoanalizde bile esas amaç, kişilik özelliklerinin (veya problemlerinin) sebeplerini anlamak, bunlara yönelik içgörü (farkındalık) kazanmak ve bunları kontrol etmenin yollarını bulmaktır. Kendisi de analizden geçmiş bir psikiyatrist arkadaşım vardı. Yine dışavurumcu, yine
mükemmelci, yine titizdi. Ama, meselâ ufak bir ayrıntıya takıldığında, kendi kendine “Bak yine replasman yaptım. Anlaşılan dünkü problemin etkisi hâlâ sürüyor. Şu konuyu represe etmeden iyice düşünüp halledelim artık.” derdi.

Yani, esas marifet kendimizle kavga etmek, hâlimizden şikayet edip başka bir insan olmaya çalışmak değildir. Esas marifet, doğuştan gelen kabiliyet ve zaaflarımızı, zihnimize kazınmış kişilik tarzımızı eğrisi doğrusuyla kabullenip, bu malzemeyle
nasıl iyi bir sentez yapabileceğimizi bulmaktır.