Tıp Fakültesi 2. sınıftaydım. Bir gün hocalarımızdan biri “Çocuklar” dedi, “İleride hangileriniz başarılı olacak, hangileriniz başarısız, söyleyeyim mi size?” Pür dikkat dinlemeye başladık. “Ön sıralardakiler yorulacaklar.” dedi.
“Abartıyorlar çünkü, eminim çoğu, ders dışında hiç bir şeyle ilgilenmiyordur.
Arkadakilerinse zaten hiç niyeti yok. Başarılı olacak olanlar orta sıradakiler. Onlar gereğince çalışıyor, muhtemelen başka faaliyetlere de zaman ayırıyor ve dengeli gidiyorlar. Dikkat edin, ileride en başarılılarınız onlar olacak. Hocamız demişti dersiniz.”
Etrafımıza bakındık. Arka sıradakiler işi kafamıza yattı. Orta sıradakiler konusunda da haklı gibiydi hoca. Ama ön sıradaki arkadaşlarla ilgili kehanetini çok garipsemiştik. Yok canım, o dersleri titizlikle izleyen, hocanın ağzına düşecek hissi veren çalışkan ve parlak (öğrenci tabiriyle inek) arkadaşlar mı dökülecekti? Olamaz!
Zaman gerçekten de hocamızı haklı çıkardı, ileriki yıllarda arkadaş sohbetlerimizde “Osman zar-zor filan ihtisası mı kazanabilmiş? Nasıl olur?” ya da “Muzaffer bir yere girememiş mi? Ama o çok çalışkandı?” veya “Alev Doçent olmaktan vaz geçmiş ha? Hayatını mı yaşayacakmış? Şu hep dersleri “hafızlayan” hırslı Alev mi?” gibi konuşmalar çok oldu. Ama orta sıralardaki arkadaşlar genellikle hem hayatlarını dengeli ve çok yönlü yaşadılar hem de yeterli bir tempoyla hedeflerine de ulaştılar.”
Bu hatıramı anlattığım kaçıncı aileydiler bilemiyorum. İlk ve orta okulda çok başarılı olan “örnek” çocuklarının lisede notları biraz düşünce, eski uslu hali gidip birtakım gerginlikleri olunca ve bekledikleri tempolu, verimli çalışmayı son zamanlarda göremeyince bana gelmişlerdi. Beklentileri, benim ilaç veya telkinle çocuklarını toparlamam, “aklını başına alıp” derslere yoğunlaşmasını sağlamam ve ailenin hedeflediği başarıların gerçekleşmesine yardım etmemdi. Oysa delikanlıda bir anormallik yoktu.
Derslerin yanında biraz gezmek, arkadaş edinmek, hobileriyle ilgilenmek vs istiyordu o kadar. Anne-baba ise “oğlumuz okuyup büyük adam olsun” saplantısı ile sıkıştırıyorlardı çocuğu ve sürtüşmeler başlıyordu.
“Çok zorlamayın bence çocuğunuzu” dedim, “sadece okul başarısına ve imtihanlara endeksli biçimde yaşamak, okuldan kursa, kurstan özel hocaya koşturmak, hiçbir özel ilgi geliştirmeden, tüm insanî yönlerini törpüleyerek sadece ders çalışmak insanı yıpratır. Ya ileride yorulup bıkar, ya da bu şekilde çalışmak yaratılışa da uygun olmadığından verimsiz olur.”
“Yaratılış deyince” diye devam ettim, “biliyorsunuz, beyin 2 yarımküreden oluşur. Sol yarımküre daha çok mantıksal, somut konularda ihtisaslaşmıştır, sağ yarımküre ise daha soyut, estetik ve duygusal faaliyetlerde. Sadece bir yarımküreyi çalıştırmak diğerini ihmal etmek, dengeyi bozar, verimi düşürür.
Tek kanatlı kuş (sağlam kanadı ne kadar güçlü olursa olsun) uçamaz, bilirsiniz.
Hatta insan vücudu da sadece beyinden ibaret değil ki. Sadece beyni çalıştırıp vücudu ihmal etmek de bir başka dengesizlik. Bu yaşta bir gencin gezip spor yaparak enerjisini boşaltmaya ve vücudunu çalıştırmaya da ihtiyacı var. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur, malûm.
Ve hatta insan sadece vücuttan ibaret de değil. Ruh ve vicdan gibi manevî yönleri ihmal etmek de başka türlü bir dengesizlik değil mi?
Bence sağlıklı, başarılı ve mutlu bir insan olabilmek için, aklı dersle çalıştırmanın yanında soyut ve kültürel yönlerde de geliştirmek, bunun yanısıra bedeni sporla, ruhu manevî gıdalarla beslemek de lâzım.
Bırakın çocuğunuz ders dışında faaliyetlerde de bulunsun. Arkadaş edinsin, sosyal gruplara girsin, spor yapsın, hayat görüşünü açacak kitaplar okusun.
Derslere de gereğince vakit ayırır, zamanla kendine uygun bir meslek sahibi de olur inşallah. Bu çok daha sağlıklı bir yol olmaz mı?”
Baba itiraz etti:
“O dediklerinizi, sporu, arkadaşlığı, gezmeyi ileride de yapabilir, ama bu yıllar eğitimi açısından çok çok önemli. Şimdilik sadece derslere yoğunlaşsa daha iyi olmaz mı?”
“Bu yıllarda sportif, sosyal, kültürel vs. yönlerini ihmal eden bir gencin o yönlerde giderek köreleceğini de düşünmeniz lâzım.” dedim.
“Ağaç yaşken eğilir. Bu yıllarda dengeli yaşamayı öğrenmemiş, tüm ilgilerini ertelemiş bir genç, meslek sahibi olduktan sonra işkolik bir insan olabilir ancak, bunun örneklerini çok görürüm. Hem ne zamana kadar erteleyecek ki?
Koşturmaca hiç bitmez bilirsiniz. Hep “çok önemli” bir şeyler vardır zaten.
“Aman lise önemli, aman üniversite bitsin, bir de doktora bitene kadar sabır” diye diye ne zaman “insan gibi yaşamaya” zaman kalacak sizce?
Bakın, ben üniversite imtihanına gireceğim yıl yaptığım kadar, nerdeyse başka hiç bir yıl spor yapmamıştım. Belli bir düzenle günde 3-4 saat çalışır, sonra top oynar, bisiklet gezileri yapar, arkadaşlarımla sohbet eder, üstüne bir de düzenli olarak Kur’an meali okurdum. İmtihanda da başarılı oldum hamdolsun.”
“Efendim, siz zekiymişsiniz.”
“Efendim sizin çocuğunuz zeki değilse, o idealinizdeki okulları ite-kaka kazansa bile bitiremez ki o zaman. Zar-zor mühendisliğe girip okuldan atılsa mı daha iyi, işletmeye girip meslek sahibi olsa mı daha iyi?”
“Mühendisliğe girip bitirse daha iyi olmazmı?”
“Keşke öyle olsa, nurun alâ nur. Ama bu acaba çocuğunuzun kaldırabileceği bir yük mü, bir düşünün. Ve bu uğurda böyle bir bedel ödeyip her şeyi terk etmesine, kendini ölesiye zorlamasına değer mi?
Bir de şöyle sorayım, çocuğunuzun (tabirimi hoş görün) çatlak bir profesör olmasını mı istersiniz, yoksa sağlıklı ve mutlu bir teknisyen mi?
Ben ders çalışmaktan başka hiç bir şey bilmeyen, koca koca kitapları nerdeyse ezberleyen bazı arkadaşlarımın Tıp Fakültesini, Psikiyatri servisinde “bitirdiğini” bizzat gördüm.”
Yüz ifadeleri pek değişmemişti anne-babanın. Ama delikanlının gözlerinin içi gülüyordu. “Ölü Ozanlar Derneği” filminin yerli versiyonuydu bu sahneler ve kim bilir daha kaç evde gösterimdeydi.
“Bir örnek daha anlatayım.” dedim. “Tıp Fakültesinde iken bazen “şimdilik derslere konsantre olayım, diğer ilgilerim, okumalarım, sohbetlerim az beklese de olur.” dediğimde, ilginçtir, sınavlarım kötü geçmeye başlardı.
Derslerin yanısıra o ilgilerime de zaman ayırdığımda ise zihnim çok daha iyi işler, notlarım tersine yükselirdi. Bunu o kadar çok yaşadım ki. Bunu o sıralar daha çok “Allah yardım ediyor.” mantığıyla yorumlardım ama işin bir de bilimsel yönü var.”
“Neymiş?” dedi baba.
“Tarihteki büyük keşiflerin çoğu aktif düşünme esnasında değil, dinlenme esnasında olmuştur dikkat ettiyseniz. Arşimet hamamda, Newton ise elma ağacının altında uzanırken fark etmişler çözümü. Bu tesadüf mu sizce? Değil.
Zira gösterilmiştir ki, beyin, aktif okuma esnasında aldığı bilgileri, dinlenirken veya başka şeylerle meşgûl olurken sentez eder. Hafıza ve bilgi depoları o dinlenme anlarında düzenlenir esas. Bu işlemin yapıldığı önemli bir zaman da uykudur meselâ. Uykunun REM fazı, alınan ham bilgilerin sentez edildiği, hatta bazı problemlerin çözüldüğü dönemdir. Nitekim tarihte bazı keşif ve icatlar da rüyada gerçekleşmiştir. O yüzden mesela imtihan dönemlerinde uykusuz kalmak da çok yanlıştır. ”
“Canım, uyumasın demiyoruz tabii. Ama derslerine yoğunlaşsa şimdilik.”
Anne fikrini değiştirmeye niyetli değildi, belliydi bu. Kim bilir nasıl saplantıları vardı. Çocuğunun doktor olmasını “yaşlandığımda bana bakar” mantığıyla isteyenleri dahi gördüğümden, tahmin bile edemiyordum. Belki de oğlu, Fatma’nımın çocuğundan daha yüksek puan alırsa hava atmak istiyordu için için.
“Çok sorarım, size de sorayım; çocuğunuz okuldan döndüğünde “dersler nasıl geçti, imtihanda kaç aldın?” sorularının yanında “günün nasıl geçti, arkadaşlarla aran nasıl” gibi “insanî” sorular da soruyor musunuz? Maalesef çoğumuz çocuklarımızı sanki okula giden bir bilgi işlem makinası gibi görüyoruz; etiyle, kemiğiyle, duygularıyla bir insan gibi değil. İlgilendiğimiz tek şey notları. Bir sıkıntısı var mı, arkadaşlarıyla arası nasıl, pek düşünmüyoruz.”
Baba belli belirsiz başını salladı. Fabrikada işçi idi. Değme mühendisler kadar kazanıyordu ama belki de okumamış olmanın ezikliğini yaşıyordu. Çocuğu mühendislikte okuyunca kendi okumuşçasına gurur duyacaktı muhtemelen. Ama mesela ergenlik döneminde oğluyla baş başa bir kez bile “erkek olma” üzerine konuşmamıştı. Delikanlı söylemişti bunu az önce. “Babamın istediği yerleri kazanıp onu mutlu etmeyi çok istiyorum ama o benim mutluluğumu veya mutsuzluğumu düşünmüyor.” diye de eklemişti.
Devam ettim. “Bir yakınım orta öğretimdeki çocuğunun eğitimini ABD’de devam ettirmeye karar verip geçiş için işlemlere başladığında hayretle görmüştü ki, bizim ilk ve orta öğretim müfredatımız onlarınkinden çok daha yoğun.
Amerikalı öğrencilerin 7., 8. sınıfta hem de kısaca gördüğü dersleri bizim çocuklar daha 6. sınıfta en ayrıntılı biçimde görüyorlar. Peki madem neden bizden onlardaki kadar bilim adamı çıkmıyor? Diğer faktörler bir yana, bunda çocukların beyinlerini küçük yaşlarda gereksiz bilgilerle doldurup yormamızın payı yok mu sizce?
Yabancılarla kıyas deyince aklıma geldi, ben internette gezerken tanıştığım Avrupalıların ek ilgi alanları beni hep şaşırtmıştır. Adam avukattır, üstüne amatör yelkencilik yapmakta ve bir yardım kurumunda da gönüllü olarak part-time çalışmaktadır. Sizce sadece avukatlığa konsantre olsa daha mı verimli olurdu?”
Yine babaya döndüm.
“Siz hatırlarsınız sanırım. Eskide bir ara milli futbol takımımız bir turnuvada Finlandiya milli takımı ile eşleşmişti. Gazeteler nasıl manşet atmışlardı, hatırlayın: “İtfaiyecilerle eşleştik”. Zira Fin takımının oyuncularının hemen hepsi Postacı, Kasap, İtfaiyeci gibi ayrı bir işe sahiptiler ve futbolu da daha çok zevk için oynuyorlardı. Ve bu imrenilecek durum bizde alaya alınıyordu. Sonuçta top tepmek ve otel lobilerinde muhabbet yapmak dışında hiçbir şey bilmeyen bizimkiler “itfaiyecilere yenildiler, hatırlarsınız. Ama yenseydik de onlar pek üzülmeyeceklerdi eminim. Onların hayatı sadece futbol değildi çünkü.”
Baba hafifçe başını salladı. Anne ise “size katılmıyorum” dedi. Hedefe kilitlenmişti, belli biraz sinirlenmiştim açıkçası. Bediüzzaman’ın “oğlum paşa olsun diye hafız mektebinden alır” dediği annelerin bu zamandaki tipi bu bayandı, belli.
Köprüleri atıp son noktayı koydum:
“Pardon ama, siz oğlunuzun mutlu, sağlıklı, dengeli bir insan olarak mı yetişmesini istiyorsunuz, yoksa her ne pahasına olursa olsun sizin hayallerinizdeki başarıyı elde edip sizi gururlandırmasını mı? Eğer ikinciyi istiyorsanız size yardım edemem.”
İpler kopmuştu. Anne sinirlendi, babanın da kaşları çatıldı.
“Teşekkür ederiz Doktor Bey, rahatsız ettik.” deyip acele çıktılar.
Delikanlı üzgün bir şekilde odadan çıkarken dönüp baktı. Göz kırptım. Gülümsedi.
