Kâf-Nun serisinin üçüncü kitabı “Ben ve O” çıktı, serinin genel seyri ve yeni kitabı hakkında yazarı ile bir röportaj yaptık.
Kâf-Nun Serisinin 3. kitabı da nihayet okuyucularıyla buluştu. “Nihayet” diyoruz ama, serinin 1. kitabı ile 3.sü arasında aslında fazla bir zaman yok—yani bir kitap yazmak için. Okuyucularımız merak ediyorlar bu kitaplar daha önceden bilgisayarınızın hafızasında vardı da, sırası geldikçe mi basılıyor? Ya da Ümit Şimşek’in hafızasında kayıtlı idi de sırası geldikçe mi yazılıyor?
— Kâf-Nun Kitaplarının takip edeceği seyir hakkında, daha önceki bir mülakatta da biraz bilgi vermiştik. Tekrar hatırlatacak olursak, bu dizi, ana hatlarıyla, iman esasları ve bilhassa Allah’a iman ve Onu tanıma etrafında yoğunlaşan kitaplardan oluşacak. Bu kitapların ortak özelliklerinden bazılarına şöyle işarette bulunabiliriz:
Serinin ilk kitapları, Esmâ-i Hüsnâ’ya bir giriş teşkil etmek üzere kaleme alınıyor. Çünkü, birinci ve üçüncü kitapların takdimlerinde de belirtildiği gibi, burada, klasik kitapların takip ettiği usulden ayrılan, ama Kur’an ve Hadis’in irşadlarına yaklaşmayı hedef alan bir yaklaşım söz konusu. Yer ve Gökler Rabbini en iyi nasıl tanıyabileceğimiz sorusunu, Onun kendi güzel isimleri cevaplandırıyor. Biz de bu isimlere doğru bir yola çıkmış bulunuyoruz. İlk kitaplarda ise, isimlerle ilgili bilgileri üzerine çatabileceğimiz bir temel oluşturmaya çalışıyoruz.
Burada bir bakış açısını yakalamaya çalışıyoruz. Bu bakış açısı, içinde yaşadığımız dünyayı, her şeyiyle birlikte yeniden ele almayı gerektiriyor. Bu da birtakım alışkanlıkları—daha doğrusu dalgınlıkları—terk etmek anlamına geldiğinden, biraz zamana ihtiyaç gösteriyor.
Bu bakış açısını, Esmâ-i Hüsnâ’nın girişi niteliğindeki kitaplarda işlediğimiz gibi, arada bazı bağımsız konularda da uygulamaya çalışıyoruz. Nitekim dizinin ikinci kitabı ‘Bir Deprem Yaratmak’, böyle vücuda geldi. Muhtemelen, dizinin dördüncü kitabı da kendi başına bir konu etrafında dönecek. Ama oldukça meraklı bir konu olacak bu.
Yakalamaya çalıştığımız bakış açısının önündeki engeller, zaman zaman konunun akışı içinde ele alınıyor ve bir tahlile tabi tutuluyor. Bunların başında da, bize dünyayı tersinden gösteren Batılı bakış açısı geliyor. Belki de bunlardan bazıları (televizyon gibi) kendi başına bir kitabın konusunu teşkil edecek.
Netice itibarıyla, birtakım ortak özellikler, diziyi şekillendiriyor; fakat tabii ki bunlar bilgisayar hafızasından bir tuşla çıkar gibi vücuda gelen kitaplar değil. Sadece, belli bir plâna uygun olarak ve belli bir hedefe doğru, tek tek, sayfa sayfa, cümle cümle, kelime kelime yazılarak vücut buluyorlar.
Belli ki Kâf-Nun bir plân ve projenin mahsulü. Bizim merak ettiğimiz bu serinin ilk kitabı ile son kitabı şimdiden biliniyor mu? Eğer böyle bir sıralama yoksa mesala 4. kitabın konusuna kim nasıl ve hangi donelerden yola çıkarak karar verecek?
— Serinin ilk kitabı şimdi herkes tarafından biliniyor. Yaklaşık olarak önümüzdeki sekiz on kitabın konusu da anahatlarıyla “Biz buradayız” diyorlar. Fakat konular ele alınıp da açılmaya başlamadan önce, çok kesin bir plânı okuyucuya sunmak doğru olmayabilir. Çünkü gelen talepler, sorular, günün ihtiyaçları gibi unsurlar, bu konularda yeni kararlara veya karar değişikliklerine yol açabiliyor.
Üçüncü kitap ve diğerlerinin ifade tarzından anlaşıldığı kadarıyla statik bir okuyucu muhatap alınmıyor. Okuyuculardan ne bekleniyor peki? Serinin şekillendirilmesinde ve konuların belirlenmesinde nasıl bir katkıda bulunabilirler?
— Dizinin birinci kitabının ilk sayfalarından itibaren çok net bir şekilde anlaşılabileceği gibi, okuyan, düşünen, soran, soruşturan, sorgulayan, aynı zamanda da hisseden ve duygu zenginliklerini de verimli bir şekilde kullanmak isteyen bir okuyucuyla beraber olduğumuzu söyleyebiliriz. Daha da doğru ve kestirme bir ifadeyle, beraberce bu dünyada bir hayatı yaşamaya çalışıyoruz gerçekten yaşanacak, yaşanmaya değer bir hayatı.
‘Ben ve O’da, sık sık 1. kitaba (Bir Fiil Yaratmak) göndermeler var. Kâf-Nun kitapları birbirinden ne kadar bağımsız ve birbirine ne kadar bağımlı. Birisi kalkıp 1. kitabı okumadan ‘Ben ve O’yu okursa hiçbir şey anlamaz mı? Ya da ‘Ben ve O’yu okuyan ‘Bir Fiil Yaratmak’ı; ‘Bir Fiil Yaratmak’ı okuyan, ‘Ben ve O’yu okumak zorunda mı? Bu bir pazarlama tarzı mı, yoksa sizin tarzınız mı?
— Kâf-Nun Kitaplarından herhangi bir tanesinin tek başına okunması halinde bir güçlükle karşılaşılacağını sanmıyorum. Bununla birlikte, ilk soruya verdiğim cevapta da anlatmaya çalıştığım gibi, bu dizi, bir bütün halinde, adım adım bir hedefe varmaya çalışıyor. Çıkılan her basamağın altında başka basamaklar, yerleştirilen her tuğlanın altında başka tuğlalar var. Ayrıca, ele aldığımız konular, birbiriyle son derece yoğun ve kompleks ilişkiler içindeki konular. Bu bakımdan, bazı noktalara zaman zaman dönmek, yahut atıfta bulunmak gerekiyor. Bunu yapmadığımız takdirde, aynı konuyu, tekrar tekrar açıklamamız gerekmeyecek mi? Bitip tükenmeyecek tekrarlar yerine, açıklanan konuyu destekleyecek bilginin yerini, kitabını, bölümünü okuyucuya hatırlatmakla yetiniyoruz. Hatırlatmanın muhatabı, zaten serinin okuyucusu!
‘Ben ve O’da iki fikrin mukayesesine rastlıyoruz. Batı felsefesi ve Doğu inancı yani vahiy. Bunu yaparken objektif olmak gibi bir mecburiyet hissediyor musunuz? Pek objektif değil şartlanmış! Diyenler olursa...
— Bu tür karşılaştırmaları zaman zaman yapmak gereğini duyuyoruz. Çünkü bir şeyi siz olduğu gibi göstermeye çalışırken, onu olmadığı gibi görmeye ve göstermeye alışmış ve hatta bunu bir inanç sistemi olarak benimsemiş bir anlayış, adım başı karşınıza dikilip duruyor. Deprem sonrası tartışmalarda bunu çok yaşadık. Herkes sağına ve soluna baktığı zaman farklı duruşlar gördüğü için, kendi bulunduğu noktayı “orta yol” ve “objektiflik” olarak tanımlama eğilimindedir. Biz daha net ve ispat edilebilir bir tanımla, buna, “mantıklı olmak” diyelim isterseniz.
Nihayetinde inanmak bir gönül işidir. İnanç meselelerini matematik problem gibi çözmek bu asrın yöntemi midir? Kâf-Nun’un hedefi akıl mıdır, kalp midir, her ikisi midir?
— Bir defa içimizdeki “ben”i bu konuda bir ölçek olarak aldığınız zaman, aklı bundan uzak tutmak mümkün olmadığı gibi, her şeyi akıldan ibaret farz etmek de mümkün olmaz. Çünkü insanın varlığı, aklı da içinde barındıran bir bütündür. Aklın, düşüncenin, mantık ve muhakemenin yerini, elbette ki, hiçbir şeyle doldurmak mümkün değildir. Fakat Onu tanıma gibi bir hayat gayesi söz konusu olduğunda, başta akıl olmak üzere, insanın ne kadar duyusu, duygusu, maddî ve manevî yeteneği varsa, hepsini birden, bir arada, azamî kapasitesiyle, bir denge ve ahenk içinde seferber etmek gerekmektedir. Nitekim üçüncü kitabın sonlarına doğru, âyet ve hadislerin önümüze koyduğu benzetme ve karşılaştırmalar ele alınıyor. Meselâ, Allah’ın kendisine ortak koşulmasını niçin affetmediği, yahut günahından tevbe eden bir kulun tevbesini nasıl karşıladığı konusunda Allah ve Resulünün yaptığı açıklamalar, aklın tanıklığında, ama akıldan başka şeylerin de işin içine girmesi halinde anlaşılacaktır.
