Kristof Kolomb’un 1492 yılında Bahama Adaları’na* ayak basmasının ardından, devrin İspanya kralının yetki verdiği denizcilerden biri de Ferdinand Macellan olmuştu. Tarihî kaynaklara göre Macellan, cesur, akıllı ve tecrübeli bir denizcidir. O da Kolomb gibi Hindistan’a batı yoluyla ulaşmayı arzulamış, fakat Kolomb’un aksine, daha gerçekçi bir hesaplama yaparak bu seferin umulandan çok daha uzun süreceğini tahmin edebilmiştir.
15 Ağustos 1519 yılında Macellan, emrindeki beş gemi ve iki yüz elli tayfa ile birlikte Sevilla limanından yola çıkarak Brezilya kıyıları boyunca güneye inmiş ve Atlas Okyanusu’nu aşmıştı. 1520 yılı başlarında rotası onu Güney Amerika’nın ucunda, soğuk rüzgarların estiği, yalçın kayalıklarla kuşatılmış bir boğaza getirmişti. Macellan, kıt’anın bir geçidi olduğuna inanmış ve tahminlerinde yanılmadığından emin olarak bu boğazda ilerlemeye başlamıştı. Bu esnada civardaki adalarda yaşayan yerlilerin dağlarda yaktıkları ateşlerden esinlenerek buralara Tierra del Fuego (Ateş Toprakları) adını vermişti. Sonraki yıllarda Macellan boğazı adını alacak olan bu geçitte beş buçuk hafta süreyle fırtına ve buzlarla uğraşarak bir ölüm kalım mücadelesi sergilediler. Fakat ümitlerin kesildiği bir anda, gemiciler boğazın birdenbire genişlediğini ve sakin bir denize açıldığını görerek tekrar doğmuş gibi oldular. Bundan dolayı Macellan, bu sessiz ve durgun denize, sessiz, durgun anlamına gelen Pasifik adını vererek ardından da yorgun tayfalarıyla meçhule doğru yelken açtı. Ateş Toprakları yıllar sonra keşfedilecek olan buzlarla kaplı Antarktika’ya en yakın kara parçasıydı ve Penguenlerin yüzdüğü bu soğuk sular, geçen zaman içerisinde pek çok denizciye mezar olmuştu.
Sonraki çağlarda zenginleşen bu kıt’ada, buna paralel olarak deniz taşımacılığı da arttı. Ancak, Pasifik kıyılarından Avrupa ve Afrika’ya gitmek için çok uzun ve meşakkatli bir deniz yolculuğu yapılması gerekiyordu. Bunun için yüzyıllar sonra, Amerika kıt’asının ortası ve en dar yeri olan Panama’dan bir kanal açılmasına karar verildi. Tarihlerin 1880’i gösterdiği yıl, ilk kazmayı Fransızlar vurmuştu dağlara. Fakat aradan yirmi yıl geçmesine rağmen kayda değer bir ilerleme sağlanamamıştı. Maddî problemlerin yanısıra karşılarına hiç beklenmedik bir engel daha çıkmıştı ki, o da sivrisineklerdi. İşçiler bu hayvanların verdiği rahatsızlığa dayanamayarak, bölgeyi terketmektelerdi.
Fransızların ardından kanal açma projesini bu kez Amerikalılar üstlendi. Daha profesyonelce düşünen Amerikalılar, işe civardaki ormanlarda yaşayan sivrisinekleri yok etmekle başladı. Ve kanal, 1903 yılında tekrar hız kazanan çalışmalar neticesinde, çağın bütün ileri teknikleri kullanılarak 15 Ağustos 1914 günü hizmete açıldı. Gemiler artık çok daha kısa sürede ve fırtınaların eksik olmadığı güneyin Arktik sularını dolaşmaksızın istedikleri limanlara gidebileceklerdi.
Panama kanalının çalışma prensibi:
Okyanus ötesi sefer yapan büyük gemiler, içi su ile doldurulan üç havuzda (lok’da) aşamalı olarak deniz seviyesinden otuz metre yükseltilerek dağların arasındaki bir göle çıkartılmaktadır. Bu küçük gölde bir müddet kendi makina güçleriyle ilerleyen gemiler, çıkışta yapılan işlemin tersi uygulanarak, su seviyesi kademeli olarak düşürülen üç ayrı ‘lok’tan daha geçerek diğer okyanusa varabilmektedir. Herbiri diğerinden on metre daha yüksek su tutma özelliğine sahip olan bu lokların genişlikleri 32 metre, uzunlukları ise 294 metredir.
Basit olarak izah edilmek istenirse: Geminin ilk loka alınmasının ardından kapaklar kapatılarak, deniz seviyesinden otuz metre yukarıda bulunan Gatun gölünden buraya su basılmaktadır. Kısa bir zaman sonra suyla birlikte on metre yükselen gemi, birinci ve ikinci loktaki su seviyesi eşit olduğu anda, kapakların açılmasıyla lokomotifler tarafından ikinci loka çekilmektedir. Aynı su yükseltme işleminin burada da tatbik edilmesiyle üçüncü loka geçilmekte ve sistematik olarak yapılan son operasyon sonucunda, gemi dağların üzerindeki göle çıkabilmektedir. Karşıdan gelen konvoyun geçişini müteakip gölde harekete geçen gemiler, çıkıştaki işlemin tersi bir uygulama sonucunda üç loktan daha geçerek diğer okyanusa ulaşmaktadır.
Uzunluğu yaklaşık 80 kilometre olan Panama kanalının Atlantik ayağındaki Kristobal’de altı, Pasifik ayağındaki Balboa’da da yine altı olmak üzere toplam on iki ‘lok’u bulunmaktadır.
Fakat insanoğlunun 86 yıl evvel bütün imkanlarını kullanarak yapmış olduğu bu akıl almaz projenin bir tek güvencesi vardır ki, o da Allah’ın Rahmeti yani yağmurdur. Bize bir seferinde kılavuzluk eden Amerikalı kaptanın deyimiyle “Yağmur olmazsa, Panama kanalı da olmaz.” sözü, gerçeği öylesine açık olarak izah etmektedir ki. ...Günde on binlerce tonluk kapasitelere sahip pekçok geminin geçtiği on iki lok’a su veren küçük göle bugünkü teknolojiyle dahi denizden su yetiştirmek neredeyse imkansızdır. Oysa ki yağmur ormanlarının kuşattığı Panama’nın Gatun Gölü ve çevresine, Rahmet timsali olarak her gün yağan tropik yağmurlar, bu ihtiyacı karşılamaktadır. Çoğu zaman farkında dahi olmadığımız bu ilahi rahmet ve koruma, biz deniz insanlarının zor günlerinde hep yanında olmuştur.
“Oysa ki onlar, yağmur kendilerine indirilmeden önce, iyice suskun ve ümitsiz idiler.” (Rum, 49)
“Kulları umutlarını kestikten sonra yağmur indiren ve Rahmetini yayan O’dur. Veli’dir O, Hamid’dir.” (Şura, 28)
* Tarihî belgeler, Kristof Kolomb’un yeni dünyada karaya ayak bastığı yerin, Bahama Adaları’ndaki Watling (Kolomb’un verdiği isimle San Salvador) adası olduğuna işaret etmektedir. Fakat dünyaca ünlü coğrafî yayın organı N. Geographic dergisi, Kolomb’un büyük bir ihtimalle ilk kez Samana Cay adasında karaya çıktığını yazmaktadır ki, bu ada da Watling adasının 60 mil güneydoğusundadır.
