TR EN

Dil Seçin

Ara

Tuna Boylarında / Seyir Defteri

Rotamızı bu kez, hatıralarıyla bizde unutulmaz izler bırakan Tuna’ya çeviriyoruz.

1989 yılı Temmuz ayı ortalarında 11 kişilik personel ve Miço adlı bir köpeğimizle birlikte Moda önlerinden demir alarak “Bilgili Biraderler” adlı küçük bir kosterle* yola çıkmıştık. Seferimiz Romanya’nın Braila (eski adı ile İbrail) limanınaydı ve boğazı bir çırpıda geride bırakarak öğlene kalmadan Fil kayalıklarını bordalamıştık. Bir gün sonra Tuna nehrinin denize döküldüğü deltanın girişindeki Sulina’ya varmayı hedefliyorduk. Sabaha karşı Varna’nın kuzeyindeki Emine burnu açıklarından geçerek, Karadeniz’in derinliği azalan sularında seyretmeye başlamıştık. Köstence açıklarındaki petrol platformlarının alev alev yanan görünümleriyle birlikte denizin yüzeyi de her geçen mil gitgide artan toprak rengiyle deltaya yaklaştığımızı haber vermekteydi. Nehrin taşıdığı alüvyonlardan kaynaklanan bu renklilik Karadeniz’in koyu mavi sularıyla karışarak, zaman zaman güzel bir ebruya dönüşüyordu. Nihayet ufukta oluşan gurubun kızıllığında görünen bir kara parçasıyla, Karadeniz’deki yolculuğumuzun sonuna geldiğimizi anlamıştık.

Demirdeyiz... Romanya’da, Komünist Partisi ve Çavuşesku’nun idaresi var. Bu sebepten Tuna’nın yanı sıra ilk kez Komünist sistemle yönetilen bir ülkeyi de tanıyabilecektim. Bir gün sonra telsizden gelen talimatla demir alarak kılavuz kaptan nezaretinde Sulina kanalına doğru ilerlemeye başlıyoruz. Birkaç saat sonra mangrove olarak da anılan, bataklık ve su kamışlarıyla kaplı bir bölgeden geçerek Tuna’yla kucaklaşıyoruz. Fakat akşamüzeri yanaştırıldığımız Sulina’daki (eski adı ile Sünne) askerler sahile çıkmamıza izin vermiyorlar. Bizler filika güvertesinden akasyalarla kaplı yasak sahili izlerken, diğer bir Türk gemisinin personeli ise elini kolunu sallayarak sahilde dolaşabiliyordu. İzin yöntemi ise oldukça basitti ve gemi merdiveninin başında nöbet tutan askerin amirine birkaç paket sigara gönderildiğinde yasak pekala kaldırılabiliyordu. Akşam üstü bizde şehirdeydik. Yüksek binaların ve devlet dairelerinin üzeri partiye ait çeşitli sloganların bulunduğu “Ceausescu şi comunizm” ya da “Comunizm şi vitorul” türünden yazılarla dolu. “Çavuşesku ve komünizm” ya da “komünizm ve zafer” gibi marjinal mesajların gölgelediği caddede dolaşırken, ilerleyen saatlerde uzaktaki bir çay bahçesinden gelen Rus folklor müziğinin nameleriyle bu toprakların hakimi olan kültürü de tanımış oluyorduk.

Haritaya bakıldığında, Almanya’nın güneyindeki Schwarzwald (karaorman) dağlarından doğan Tuna, Avrupa’yı boydan boya kat ederek Romanya-Rusya sınırındaki pek çok ağızdan Karadeniz’e dökülüyordu.

Sabah lumbazdan gelen romörkör sesleriyle uyandığımda bir başka güzelliğin tanığı olmaya başlamıştım. İlerilere doğru genişliği de artan ırmak artık büyük bir su kütlesine dönüşmüştü, temmuz güneşi altında yaprakları ışıldayan söğüt ağaçlarının ardından güzel bir şehir ortaya çıkmıştı. Burası nehrin kuzeye bakan bir kıyısına inşa edilmiş olan Tulca’ydı. Sahildeki parka sırtını dayamış eski bir caminin minaresiyse hüzün ve tevekkülle boynunu bükmüş bir ihtiyar gibiydi. O anki duygularım, acı ve mutluluğun karmaşasıyla bir garip hisse bürünmüştü. Romanya’da bilhassa içerisinde bu bölgenin de yer aldığı Dobruca ve Deliorman yöresi halen on binlerce Müslüman Türk’ün yaşadığı bölge olarak anılsa da, bu insanların kimliklerini ne ölçüde koruyabildikleri bizce meçhuldü. Bir saat sonra denizcilerin “Çatal İsmail” olarak adlandırdıkları bölgeye varmıştık. Tuna bu noktadan itibaren en büyük ayrımını yaparak kuzeyde Ukrayna’nın İsmail şehrine doğru akarken kuzey kıyıları Sovyetler Birliği’nin, güneyi ise Romanya’nın kontrolündeydi. Güney kıyıları boyunca uzanan yemyeşil ovaların gerisinden gözüken Babadağ, bizi yine eski hatıralara götürürken, sahildeki bir kolhozda çalışan köylü kızların söylediği yanık şarkının nameleri de yine ayrılık ve hasret kokmaktaydı.

Birkaç saat sonra Sovyetler Birliği’ne bağlı Moldavya Cumhuriyeti’nin Reni limanı açıklarına gelmiştik. İkinci Dünya savaşında Almanlarla bir olup Rusya’ya savaş açan Romanya’dan savaş tazminatı olarak alınan Moldavya’da halkın büyük çoğunluğu da Romen asıllıydı. Bu noktada Prut ırmağı da Tuna’yla birleşerek, demir bir köprünün altından doğduğu Galiçya tepelerine doğru uzaklaşmaktaydı. Yanımızdan denize kıyısı olmayan Avusturya, Çekoslovakya ve Macaristan bayraklı gemiler geçerken bizde onların geldiği güneybatı rotasına dönmüştük. Güzel bir şehir olan Galati’yi geçtikten sonra nihayet akşam üstü İbrail önlerine varmıştık.

Ertesi gün yanaşmamıza müsaade edilmiş ve bir römorkör eşliğinde Romen deniz kuvvetlerine ait bir üssün yanından geçerek silo yakınlarındaki rıhtıma halat vermiştik. Sahilde asker ve polisleri gören gemi kaptanı “Rüşvet için olmadık zorluklar çıkaracaklardır. Dikkatli olun.” diye uyarırken verilen iskeleden gelen askerlerin üzerine havlayan Miço ilk sayfayı açıyordu. Panikle geriye dönen askerlerin komutanı “penalti kaptan” diye bağırırken, Yılmaz kaptan da “Bu kadar erken beklemiyordum.” diye serzenişte bulunuyordu. Önce askerler, ardından yabancılar polisi, liman başkanı ve liman doktoru gemiye çıkarak gerekli evraklarla bir sürü formaliteyi gözden geçiriyordu. Her gelen kendince bulduğu bir eksikliğin giderilmesi için rüşvet isterken en ilginci de doktorun yöntemi olmuştu. Yaşlı doktor, kendinden emin bir tavırla çantasından çıkarttığı ve içerisinde Türkiye’nin adının da bulunduğu bir formu (kolera riski) taşıyan ülkeler listesi diye göstererek gemiye karantina bayrağı çekilmesini istemişti. Bu gemi açısından oldukça kötü bir durumdu ve ortaçağdaki veba salgınları devrinden kalan bu muhtelif renkli bayrak direğe çekildiği anda gemiye tüm giriş ve çıkışlar yasaklanırdı. Sonuçta yükleme ve beklemeden doğan protesto işlemleri yürürlüğe konamayacağından, tazmini imkansız zararlara uğrayabilirdik. Bayrağın direğe çekilmesinin ardından doktorla uzun pazarlıklar yapılmış ve birkaç karton sigara ve bir kutu deterjan karşılığında doktor karantinanın kalkmasına razı olmuştu. Seçilmiş bürokrat kesim yönetim birimlerinin başında gözükürken, komünist ideolojiye göre ülkenin yöneticisi olması gereken proleter işçi sınıfı ne garipti ki, vagonların gerisinden asker ve polislerden oluşan bu kişilerin gemiyi terk etmesini bekliyordu. Mahmutpaşa tezgâhlarından alınmış birkaç kalitesiz kot pantolon ve ciklet için bekleşen işçilerin bu durumu bana, sistemin mimarı Marks ve bunu devlet yönetimiyle tanıştıran Lenin’in ne kadar yanıldığını anlatmaya yetiyordu.

Polis karaborsada on kat değerli olan dolarların bozdurulmasını engellemek için seri numarası alınmış Ley’leri gemide dağıtırken, personel de akıl almaz bir yöntemle parasını limanın dışına çıkartma peşindeydi. Kapıda rütbe farkı gözetmeksizin vücudunun her noktası aranan gemiciler sonunda tüm parasını deldiği plastik bir topun içerisine koymuş ve deliği tekrar yapıştırarak gün batımına doğru liman hudutları yakınındaki tel örgünün kıyısında futbol oynamaya başlamıştı. Önceden kapıdaki aramadan geçerek demiryolu yakınlarındaki çalılarda saklanan birinin işaretiyle top liman hudutları dışına kaçmış ve maça son verilmişti. Akşam karanlığında parayı alan kişiden herkes dışarıda payını almış ve dönüşte yüklü miktardaki Ley’i kapıdan geçirmekte zorlanacağı için de ertesi gün kullanmak gayesiyle kendince bir yerlere saklamıştı. En komiği de, vardiya tutacak olanların gemide kalan nöbetçi arkadaşlarına gömdükleri paranın yerini çizdikleri hazine haritasına benzer usullerle anlatıyor olmalarıydı. “Karakolu geç, Trian oteline çıkan yolun üzerindeki parkın bilmem kaçıncı ağacının altında !” Yaşadıklarımızla gerçekten eski devirlerde define haritası peşinde koşan korsanlara benzemiştik.

Beşinci gün akıncı beylerinin yurdu ve Gazi Osman Paşa’nın ileri karakolu İbrail’e veda ediyoruz. Gelirken sanki eski bir dosta kavuşurmuşçasına dalgalanan bayrağımız, dönüşte yorgun bir savaşçı gibi durgun ve galiba o da bizim gibi bu topraklara vedaya zorlanmakta. Karpatlara doğru uzanan Tuna üzerinde güneş bir kez daha batarken, Estergon, Kanije ve Belgrad’tan selam getiren bu ırmağa daha bir saygıyla bakıyorum.

 

* Koster : Genelde kıyı seyri yapan küçük gemi.