TR EN

Dil Seçin

Ara

Maceranın Başlangıcı / Seyir Defteri

Yağışlı bir sonbahar günü Tekirdağ yolunda ilerleyen bir otobüsten dışarıyı izliyorum. Yağmurun buğulandırdığı camın gerisindeki sisli görüntüler, bilinmeyen maceralara uzanan siluetler gibi. İlk kez uzaklara gidiyorum. Geride yaşları ilerlemiş anne ve babam, önümdeyse sonu belirsiz yaşam serüvenim uzanmakta. Profesyonel denizciliğe ilk adımım bu. Tekirdağ limanında yükleme yapan Elevit, şehrin girişindeki tepeden seçilebiliyor...

Seferimiz Atlantik’in öbür yakasındaki Brezilya’ya doğru.

Ve sonbahar yağmurlarının ardından gelen güzel bir havayla, 12 Ekim 1991 günü yola çıkıyoruz. Gemide telsiz zabiti olarak çalışıyorum. Görevim acil (S.O.S.) ve rutin haberleşmeyi sağlamanın yanı sıra, rotamız üzerinde bulunan denizlerin hava raporlarını alarak, geminin emniyetli seyrine yardımcı olmak.

Ertesi gün gökyüzünde koşarcasına hareket eden bulutlar yaklaşmakta olan fırtınanın habercisi. Çok geçmeden de İyon denizinde fırtınaya yakalanıyoruz. Zorlu geçen gün ve gecenin ardından sabah saatlerinde yolculuğumuz Sicilya ile Tunus arasındaki sularda devam ediyor. Fırtına Doğu Akdeniz’e kaydığından bu bölgede hava nispeten yumuşuyor. Buralar Barbaros’un, Turgut Reis’in ve tarihe mal olmuş diğer kahramanların dünyaya nam saldığı yerler.

Bir gün sonra Atlas dağlarına sırtını dayamış Cezayir ve Bejaya kalelerini geçiyoruz. Bir zamanlar üzerinde yaşayan yiğit insanların hatırasına yıkık burçlarla çevrili bu beyaz kentlere hayranlıkla bakıyorum.

Seyrin dördüncü günü Cezayir’e veda ederken, ülkenin batısındaki Arzew kıyılarından yakıt ikmali yapıyoruz. Gemimiz artık Atlantik geçişine hazır sayılır. Birkaç saat sonra demir almamıza müteakip yine batıya, yani Cebelitarık Boğazı’na doğru ilerliyoruz. Gece yarısına doğru Afrika anakarasında yer almasına rağmen yüzyıllardır İspanyol yönetimi altında bulunan Melilla açıklarından geçiyoruz. Anlaşılan İspanyollar Müslümanları İber yarımadasından çıkartmakla yetinmeyerek onların memleketlerindeki bazı toprakları da ele geçirmişler. Öğlene doğru Akdeniz’deki seyrimizi bitirerek Cebelitarık boğazına varıyoruz. Fas kıyılarında yine İspanyollara ait bir diğer toprak parçası olan Septe gözüküyor. Bu tabii su geçidinin en stratejik yeri olan ve Tarık Bin Ziyad’ın karaya ayak bastığı Avrupa yakasındaki sahillerse şimdi İngiltere’nin yönetimi altında. İngilizler burayı hala o ünlü komutanın adıyla, yani Cebelitarık (Gibraltar) olarak anıyor. Kayalıklardan oluşan kıyıdaysa bu toprakların tarihî misyonunu yansıtırcasına yükselen beyaz bir camii göze çarpmakta. Gerisinde ise büyükçe bir kayadan ibaret olan Tarık Dağı’nın eteklerinde kurulmuş küçük Cebelitarık Devleti.

Güneş akşama doğru Atlantik okyanusu üzerindeki yerini yavaş yavaş gecenin karanlığına devrederken, bizlerde güneybatıya doğru dümen kırıyoruz. Gemimiz artık Homeros’un efsanelerindeki kayıp kıta Atlantis’in sulara battığı yer olduğuna inanılan Atlantik’te seyrediyor.

Cebelitarık’tan çıkışımızın üçüncü günü Kanarya adalarının en kuzeyinde bulunan Lanzarote adasını bordalıyoruz. Ve ilk kez uçan balıkları görüyorum. Güneye indiğimiz her milde kuzeyin serin rüzgarları yerini sahradan esen sıcak meltemlere bırakırken, salonda Kanarya adalarından yayın yapan İspanyol televizyonunu izliyorum. İlerleyen saatlerde hava raporunu sunmak için çıktığım köprü üstünde dolunaylı gecenin gizeminde Levent Kaptanla çevreyi izleyerek laflıyoruz. Akdenizdeki yoğun gemi trafiği bu sularda yerini uçsuz bucaksız bir denizin sessizliğine bırakmış.

Geceyarısına doğru denizin yüzeyindeki uzak bir noktada ne olduğunu anlayamadığımız bazı karaltılar dikkatimizi çekiyor. Silyon feneri veya herhangi bir seyir işareti taşımayan bu nesneleri dürbünle baktığımızda dahi hiçbir şeye benzetemiyoruz. Rotamız gereği neredeyse gemimizin çatışma noktası üzerinde bulunan meçhul karaltılar radarlarda dahi tanımlanamayan yapılarıyla bizde tedirginlik yaratıyor.

Nihayet geceyarısına doğru çok yakın bir konumda bu cisimlerin yanından geçiyoruz. Bunlar dolunayın ışığında görebildiğimiz kadarıyla beyaz yelkenlerinde kocaman haçlar bulunan tarihi kalyonlar. Sakin gecede yelkenleri hareketlerini sağlayacak rüzgarı beklerken, kalyonlar güneye çevrilmiş rotalarıyla su üzerinde hafif hafif salınıyorlar. Bu sırada içlerinden biri en yakın olduğu konumdan kırmızı bir fenerle bize işaret gönderiyor. Denizcilik kanunları gereği bu tehlike veya yardım isteği anlamına geldiğinden, telsizle herhangi bir yardıma ihtiyaçları olup olmadığını soruyoruz. Cevap gelmiyor. Birkaç saat öncesine kadar bomboş olan bu denizde üç tarihi kalyon ve bizler sanki zamanın gerisine dönmüş gibiyiz. Kendi aramızda “Kaptanı durumdan haberdar edelim mi?” diye düşünürken; gözcü bu kez sancak tarafımızdan hızla bize doğru yaklaşan başka bir teknenin varlığını haber veriyor. Yaptığı çağrıda İspanyol deniz kuvvetlerine ait bir hücumbot olduğunu belirten bu gemi, mümkün mertebe yelkenlilerin açığından geçmemizi öneriyor. Bizler de rotamızı kısmen değiştirerek, 20 Ekim’i 21 Ekim’e bağlayan gece yarısı garip yelkenlileri arkamızda bırakarak karanlığın sessizliği içerisinde güneye doğru uzaklaşıyoruz.*

Ertesi günün sabahı dışarıda güzel bir hava var. Kahvaltıdan sonra denizin insan ruhunu okşayan sessizliğini hissedebilmek için geminin baş tarafına yürüyorum. Dümdüz olan denizin sathında suya izler bırakarak uzaklaşan uçan balıklar ve onları yakalamaya çalışan dev albatrosların mücadelesi gerçekten izlemeye değer. Geminin su içerisindeki karaltısından korkarak denizin yüzeyine sıçrayan uçan balıklar, havada yüzlerce metre ötelere kadar gidebilmelerine rağmen, ara sıra peşlerindeki avcı albatroslara yem olmaktan kurtulamıyorlar. İri cüsseleriyle kendilerinden beklenmeyecek bir çevikliğe sahip olan bu martılar günün yorgunluğunu, geceleri tünedikleri gemi direklerinde konuğumuz olarak atmaktalar.

27 Ekim günü, kıyıdan epey açıkta bulunan ve Brezilya’nın hâkimiyetindeki St. Pedro ve St. Paulo kayalıklarını bordalıyoruz. Üzerinde insan yaşamayan bu adaları uzaktan izlerken, yüzlerce mil ötelerdeki Amazon ormanlarının temizlediği bol oksijenli havayı solumak da bana dinçlik veriyordu. Ertesi gün saat 11:30’da ilk kez Ekvator’u geçiyorum. Burada satha yakın esen rüzgarlar sebebiyle alt yüzeyleri sanki bir hizadan kesilmişçesine değişik ve aşina olmadığımız görünümleriyle oldukça garip bulutlar var.

Artık, Brezilya sahillerine bir günlük mesafedeyiz. Macellan, Kabral ve Amerika kıtasına adı verilen Amerigo Vespucci gibi ünlü denizcileri yüzyıllar önce buraya getiren güney Atlantik rotası kısmetse yarın bizleri de Recife sahilleriyle buluşturacak.

 

* Yaklaşık 2.5 ay sonra yük almak üzere bulunduğumuz Hollanda’da seyrettiğimiz bir televizyon programında, Kanarya adaları açıklarında gördüğümüz kalyonların sırrını öğreniyoruz. Bunlar Amerika kıt’asının keşfedilişinin 500. yıldönümü hatırasına Kristof Kolomb’un yola çıktığı Cadiz Limanı’ndan Ekim ayı başlarında hareket eden ve tarihteki benzerlerinin bire bir kopyası olan Nina, Pinta ve St. Maria yelkenlileri.