2 Mart 1999. Soğuk fakat güneşli bir gün. Peru’dan aldığımız tuz yükü ile on dokuz gün süren bir seyir sonucunda ulaştığımız ABD’nin Atlantik kıyısındaki Portsmouth (New Hampshire) limanındayız. Kılavuz kitaplarının* verdiği bilgilere göre burası, buzullarla kaplı Grönland adasıyla labrador soğuk su akıntısının etkisinde kalan soğuk bir bölgeydi. Yoğun kar yağışının görüldüğü kış mevsimleri, Mayıs sonlarına kadar hüküm sürdüğünden, getirdiğimiz tuz, ağır kış nedeniyle buz tutan yollardaki ulaşımın sağlanabilmesi için ithal edilmişti.
Küçük limanlara uğrayan büyük gemilerin çoğu zaman ziyaretçileri olurdu ve bizimde denizciliğe meraklı misafirlerimiz vardı. Daha ilk günden Amerika’da yaşayan Türklerin yanısıra gemiye birde Amerikalı bayan gelmişti. Salonda kendisine ikram edilen çayı içerken, bir yandan da beraberinde getirdiği kışlık giyecekleri yardım maksadıyla ihtiyacı olan gemicilere dağıtmakla meşguldu. Bu türden faaliyetlere bazı limanlarda daha önceleri de şahit olmuştuk. Gelişmiş batılı ülkelerde insanlar, kullanmadıkları ev eşyaları ve giyeceklerini temizleyerek geceleri paketler halinde kilise duvarlarının üzerine bırakıyorlardı. Muhtaç durumda olan kişiler de yine gece karanlığında kimseye görünmeden giderek istedikleri malzemeyi ihtiyaçları nispetinde buralardan alabiliyorlardı. Böylece ne iyiliği yapan belliydi, ne de yoksul insanların gururu inciniyordu. Bu hassas davranışları sebebiyle onlara gıpta ederken, garip bir duyguyu da beraberinde yaşıyordum... Bizim kaybettiğimiz değerlerdi bunlar. Soylu geçmişimizin sadaka taşları ve imarethane tutanaklarına artık sadece müzelerin ıssız duvarları arasında rastlanabiliyordu.
İki gün sonra tekrar başlayan kar yağışıyla birlikte, Portsmouth kenti de ayrı bir güzelliğe bürünmüştü. Irmak boyunca uzayıp giden ağaçların arasında serpilmiş bahçeli evlerin renkli damları şimdi bembeyaz bir örtünün altındaydı. Gemiciler akşama doğru Amerikalı bayanın gemi zabitleriyle görüşme isteğiyle gemiye geldiğini söylemişlerdi. Kendisine sebebini sorduğumuzda ısrarla bir yere gitmemiz gerektiğini ve orada anlatacağını belirtmişti. Nihayet birlikte yenen akşam yemeğini müteakip, birkaç zabit arkadaşla birlikte ırmağın karşı kıyısındaki Maine eyaleti sınırlarında bulunan bir binaya gelmiştik. Görünüşe göre burası Protestan Kilisesi’ne aitti ve üst katında da kaloriferli bir salonu mevcuttu. Bu ziyaretin sebebini sorduğumuzda bayan bizlere; gemimizin üzerinde bulunduğu ırmakta buzlanma ihtimali olduğunu. Bu durumda jeneratörler çalışamayacağından, ısınma imkanı bulunamaması sebebiyle de personelimizin hasta olabileceğini söylüyordu. Bölgede kışları sıkça yaşanan bu tür hadiseler sonrasında yardımseverler tarafından satın alınan bina, şimdi de bizim personelimize tahsis edilmişti. Ayrıca gemiye gidiş dönüşlerimiz de ücretsiz olarak karşılanacaktı. Böylesine düşünceli davranmaları nedeniyle kendilerine gönülden teşekkür ederek karla kaplı bahçede bizi bekleyen arabaya bindik.
Dönüşte bunları neden yaptıklarını sorduğumda; denizcilerin evlerinden uzakta yaşayan garip insanlar olduğunu söyleyerek bize kendi hikayesini anlatmaya başladı. Adı Lynn Van Coonis’di ve aslen Kızılderiliydi. Ataları bölgenin yerli halkı olan Iruqua’lardı. Yıllar önce Hollandalı bir 2. kaptanla evlenerek üç çocuğu olmuştu. Fakat eşi 14 yıl evvel Meksika körfezinde çıkan bir tayfunda ölünce, o günden sonra hayatını denizcilere yardıma adamıştı. Ve bundan dolayı da mutlu olduğunu söylüyordu. Misyonerlikle ilgisi bulunup bulunmadığını sorduğumuzda, misyoner olmadığını, fakat yardım faaliyetlerinin bu kuruluşlar vasıtasıyla yapılabilmesi sebebiyle, onlarla birlikte çalışmak durumunda olduğunu belirtmişti. Ona ülkemizin bazı bölgelerinde halen misafirlerin konaklayabilmesi amacıyla, yiyeceğin de komşu evlerden temin edildiği köy evlerinin varlığından söz ettiğimde “Siz üstelik yemek dahi veriyormuşsunuz, ne güzel.” demişti.
Gemimize dönmüştük. Bir nevi tecrit gibi görünse de, kamaralarımız bizlerin evi sayılırdı. Bu yüzden ırmağın buz tutmaması için bir süre dua etmiştim. Allah’tan mart ayındaydık ve bu sefer ırmak hafif bir karlanma ile kalmıştı.
Bir zaman sonra eriyen karlarla birlikte günler de akıp gitmişti. Bir limana daha veda ediyorduk. Daimi ziyaretçilerimiz olan Amerikalı Türklerle birlikte, o iyi yürekli anne de bizleri uçsuz bucaksız maviliklere uğurlamak üzere rıhtıma gelmişlerdi. Son olarak bu dost insana bir söz vermiştim. Ülkeme döndüğümde ona, önceki yıllarda gittiğim Beytilahim’de çektiğim Hz. İsa’nın (as) doğduğu mağaranın ve kendilerince kutsal olan yerlerin fotoğraflarını gönderecektim.
Aylar geçmiş gemideki çalışma sürem dolmuştu. 3 Ağustos 1999 günü New Orleans’tan uçakla Sakarya’daki evime dönmüştüm. Fakat 17 Ağustos gecesi sabaha karşı meydana gelen korkunç deprem uzun süre bizleri kendi sorunlarımızla uğraşmak zorunda bırakmıştı. Bu yüzden söz verdiğim fotoğrafları kendisine yurda dönüşümden ancak bir ay sonra gönderme imkanı bulabilmiştim. Ayrıca depremi ve acı çeken insanlarımızı anlatan bir de mektup yazmıştım ona. Üç hafta sonra Bayan Coonis’in cevabı gelmişti. Bizler için çok üzüldüğünü ve Allah’a yakararak dua ettiğini söylüyordu. Ayrıca bu duyguların yoğunluğuyla hüzünlendiği bir gece, depremin yaraladığı insanlarımız için bir de şiir yazmıştı. 17 Ağustos Marmara Depremi hatırasına çok uzaklardan hislerini bizlerle paylaşan bu iyi kalpli annenin şiirini, kaybettiğimiz tüm canlara ve geride kalan gözü yaşlı kimselere adıyoruz.
* Port Entry Guide (U.S. East coast)
…
DUYUN ÇIĞLIĞIMIZI
Sonunu bilmediğimiz bir dünyada doğarız.
Duyun çığlığımızı,
Hafif hafif esen meltemin hışırtısı gibi
Bir taze anne gözyaşı döker ve sevinç gözyaşları bir genç babanın
Duyun bizi alfa ve omega, yani başlangıç ve son
Ne olur duyun bizi
Gece ağlıyor
Yaşamdaki ölüm
Ve ölümdeki yaşam
Ve zamanın bir yerlere sürüklediği kum taneleri
Hüzün dolu zaman içerisinde, oradan oraya hep sürüklenen
Gürleme, ürperti ve sarsıntı
Apansız gelen korkular
Gece ansızın gelen ölüm ve yaklaşan ölüm gecesi
Duyun çığlığımızı
Geceleri ağlıyoruz
Ne olur alfa ve omega
Bu gece duy bizi
Acı ve elem
Yeniden bir araya gelmenin sevinci.
Masum kanların döküldüğü yerler
Ve zamanın ölümsüz kum taneleri.
Duyun çığlığımızı
Alfa ve omea, yani evvel ve ahir
Burası benim evim, burası mezarım
Nerede umutlarım, nerede yitip giden hayatım
Duyun hıçkırıklarımı
Kutsal gün
Ve o gece
Alfa ve omega, sonsuz kainatın evveli ve ahiri
Sizin dünyanız dışında ağlayan insanları da duyun
Issız kırlar gibi
Ümitsizlik gibi
Umudumuzu bize geri ver
Sen yaşayan kainat
Bize umudumuzu geri ver.
Sen alfa ve omega, yani başlangıç ve son
Ve sonun başlangıcı
Duyun çığlığımızı
İnsanlık da birgün yok olacak
Tekrar dirilecek ve dönecek, yitirdiğimiz masumiyet
Ve her şeyiyle değerli olan hayat
Alfa ve Omega
Duyun çığlığımızı
— Lynn Van Coonis 18 Ekim 1999 Portsmouth/N.H. A.B.D. (çeviri: M.Cebi)
