TR EN

Dil Seçin

Ara

Pasifik Sularında - II

Filipin sularındayız.

Deniz yüzeyinden yansıyan güneş ışıklarının etkisiyle, göz alıcı bir berraklığın hakim olduğu Sulu denizi’nin doğu sahillerindeki Guimaras boğazına doğru ilerliyoruz. Önümüzdeki dar su geçidini çevreleyen kıyıların yemyeşil orman bitkileri ve palmiyelerle kaplı yamaçları, tıpkı eski denizciler gibi bizlerin de hayranlığını çekiyor.

Birkaç saat sonra iki adanın arasında demirlediğimiz yerden kıyılara bakıyorum. Yanaşacağımız liman olan İlo İlo, bulunduğumuz mevkiden bir mil kadar uzakta ve rüzgarda yaprakları uçuşan palmiyelerin gerisinde gözüküyor. Liman yetkililerinin verdiği bilgilere göre, Elevit bu limana gelen ilk Türk bayraklı gemi...

Ertesi sabah gemiye gelen acente yetkilisinin söylediğine göre yükümüz henüz hazır olmadığından Filipinler’de uzun bir süre kalabilirdik. Bu tür aksaklıklar, gemi personeli açısından memnuniyetle karşılanır. Durum bir söylentiden ibaret dahi olsa, bu tuhaf ülkeyi gezmek ve daha yakından tanımak için kaçırılmaz bir fırsat yakalayabilirdik.

Adı, Macellan tarafından İspanya Kralı Filip’in hatırasına, “Islas Filipinas” yani (Filip’in adaları) olarak konulan bu ülke, Pasifik Okyanusu’nun batısında ve Ekvator’un kuzeyindedir. Arkasında bir bölümünü gizlediği Büyük Okyanus’un getirdiği felaketlerle adını sık sık dünya gündeminde duyuran Filipinler, topraklarında yaşayan insanları gibi, anlaşılması güç coğrafyasıyla da bir tezatlıklar ülkesidir. Öyle ki; üzerinde korkunç tayfunların oluştuğu doğu kıyıları, Dünya’nın en derin denizlerince kuşatılmışken, batı kıyıları ise aksine, küçük gemilerin bile zaman zaman tehlikeli anlar yaşadığı ve çoğu zaman korsanların hâkimiyetindeki sığ sularla çevrilidir.

İspanyol kültürünün yoğun olarak etkisini gösterdiği Filipinler’de konuşulan yarı İspanyolca dile Tagalogça denilmektedir. Tarihi süreç içerisinde bir süre İngilizlerin ve ikinci dünya savaşıyla birlikte de Japonların işgaline de uğrayan bu adalarda, Japon hâkimiyetine son veren Amerikalılara karşı, dünyada eşine rastlanamayacak düzeyde bir hayranlık duyulmaktadır. Amerikan bayrağının ülkenin ulusal paralarında resmedilmesinin yanısıra, gemiye gelen şahıslarla yaptığımız sohbetlerde de ülkelerinin 1945’de Guam gibi Amerika’ya bağlanmak istediğini, fakat Birleşik Devletlerin buna yanaşmadığını öğrenmiştik. Nüfusunun yüzde sekseni Katolik olan bu ülkede, küçümsenmeyecek oranda Çin kökenli Budist ve yerli Müslümanların varlığı da göz önüne alındığında, bu karara kimlerin onay verdiğini anlamak gerçekten zor bir durumdu.

Ülkenin güneyindeki Mindanao adası ile civardaki takım adalarda yaşayan Müslümanlar, aslında yıllardır kendilerini Filipinlerden de ayıracak bir bağımsızlık mücadelesinin içindeydiler. Gençliğimde Mindanao adasının güneyindeki Moro körfeziyle aynı adı taşıyan bağımsızlık yanlısı Müslüman Moro savaşçılarının adını sıkça duyuyordum.

...

İkinci gün öğlenden sonra yan taraflarındaki bambular sebebiyle çekirgelere benzettiğimiz teknelerden biriyle şehre çıkan grubun arasındaydım… Baş taraftan esen meltemin sepkenleriyle oluşan gökkuşağının ötesinden, gözüme bir ara Guimaras adasındaki bir tepenin üzerinde dikili olan haç ilişmişti. Yola çıktığımızdan beri kaçamak bakışlarla bizleri izleyen teknenin kaptanına giderek, bulunduğumuz merkezî adalarda Müslümanların bulunup bulunmadığını sorduğumda, “Var, fakat kalabalık değiller.” cevabını vermişti...

Burası, Dünya üzerinde İslam dininin doğuda ulaştığı en uzak noktaydı ve gerisinde uçsuz bucaksız Pasifik’in sularının dalgalandığı bu adalarda yaşayan Müslümanların uzaklarda yeşeren kültürlerini tanımak benim için gerçekten büyük bir tecrübe olacaktı...

Pek çok kayığın bulunduğu Parola adlı bir iskeleye yanaşmamızın ardından, çek çek olarak adlandırdığımız bisikletli insan taşıyıcılarla şehir merkezine doğru hareket etmiştik. Yol boyunca teneke ve tahtalardan yapılmış barakalarda yaşayan insanların sefil görüntülerini görünce, ülkenin dördüncü büyük şehrini ve dolayısıyla Filipinler’i de bir ölçüde tanımış oluyorduk.

Önceleri şehir merkezine yaklaştıkça yükseleceğini umduğumuz hayat standardının, bütün kent caddelerindeki benzer durumunu görünce her şeyi daha net olarak anlamaya başlamıştım. Halk fakirdi ve ahlaki çöküntü felaket düzeyindeydi. Şehir, birkaç bloktan oluşan iş merkezleriyle daha çok bir kasabayı andırıyordu. Silahlı güvenlik mensuplarınca korunan ticarethanelerin önünde bekleşen çocuklar, perişan görüntüleriyle yanımıza gelerek bir müddet bisikletle birlikte koşuşturuyorlardı.

Her yerde yaptığım kısa bir şehir turuna ilaveten tesadüfen bulduğum ve nadir yetişen orkidelerin satıldığı bir çiçek pazarını da gezdikten sonra bir kafeteryada dinleniyordum. Altında oturduğum hindistan cevizi ağacının gölgesinde bir şeyler içerken diğer yandan da, caddede dolaşan insanları izliyordum. Bir ara gözüme sokağın karşısındaki sinema kuyruğunda bekleyen başörtülü bir bayan ilişmişti. Kıyafeti gereği İslam dinine mensup olabileceğini tahmin ettiğim hanımın yanına giderek selam verdiğimde, hafif bir şaşkınlık ve gülümsemenin ardından “Aleyküm selam” demişti. İngilizce bilip bilmediğini sorduğumda ise “evet” diyerek sonrasında isteğim üzerine bir kenarda ayaküstü konuşmaya başlamıştık. İlk soruyu o sormuştu ve, kendilerine benzemeyen yabancı Müslümanlara ilk kez rastladığı bu şehirde ne gayeyle bulunduğumuzu merak etmişti. İlo İlo’ya gelen Türk denizcileri olduğumuzu söylediğimde; beyaz insanların arasında da kendi dininden birilerini görebildiği için sevindiğini belirtmişti. Ona Dünya üzerinde bizim gibi milyonlarca Müslümanın daha bulunduğunu açıkladığımda, kısık gözleri öncesine nazaran daha bir büyüyerek anlaşılmaz bir ışıltıyla parlamıştı. Son olarak ada Müslümanlarını nerede bulabileceğimi sorduğumda ise “Lapuz’a gelin, şehrin tek camisi oradadır, ve bizler vakit buldukça orada toplanıyoruz.” demişti.

(Bir sonraki sayıda, Filipinli Müslümanlar ve Moro Gerillaları)