Yaşanılan felaketler ve tabii afetlerden dolayı yorgun düşmüş insanların ülkesi Filipinlerdeyiz. İrili ufaklı birçok tropik adanın bulunduğu İlo İlo açıklarındaki bir boğazda yük almak için talimat bekliyoruz. İki günden beri telsiz ve fax ile aldığımız hava raporlarında, adaların doğusunda bulunan Filipin denizinde ard arda tayfunların doğduğu haberleri geliyor. Gemi kaptanı, bunların ileriki günlerde mevsim gereği şimdikine nazaran daha güneydeki sulardan doğarak bulunduğumuz bölgeyle birlikte bizleri de risk altına sokabileceğini söylemekteydi.
Bu arada bizler işlerimizden arta kalan zamanlarımızda fırsat buldukça karaya çıkarak, alışveriş merkezlerinde küçük akşam gezintileriyle vaktimizi geçiriyoruz. Fakat arkadaşlarımdan ayrı olarak özellikle ben, yemyeşil ormanlarla ve rengarenk çin hatmileriyle kaplı olan Guimaras kıyılarında dolaşmaktan ayrı bir haz alıyordum.
Karaya çıktığımız Parola rıhtımının ilerisinde, başkent Manila ile diğer adalar arasında çalışan yolcu gemilerinin yanaştığı ayrı bir iskele daha vardı. Mesai saatleri sonrasında çoğu zaman şehre gitmeden önce uğradığımız bu iskele yakınlarındaki çay bahçesinde, rüzgarları andıran melodileriyle canlı Filipin müziği dinlemek hoşuma gidiyordu. Arada bir dostane duygularla davet edildiğimiz masalarda bulunan insanların bu isteklerine uyarak, kısa süreli de olsa, ada yerlileriyle havadan sudan sohbetlere katılıyorduk. Pek çoğunun yakınları gemilerde çalıştığından konularımız da genelde denizcilik üzerinde yoğunlaşıyordu.
Yine böyle bir akşamdı. Bulunduğum masaya doğru yaklaşan bir erkek ve beraberindeki bayanı gördüğümde, sıcak ifadelerle gülümseyen bu genç kızı tanıyabilmiştim. Az sonra yanıma gelerek, uzakdoğu insanının kendine has kibar ve kısık ses tonuyla davet edildiğim masalarında bulunan diğer arkadaşlarıyla da tanıştırılarak, ülkelerimiz ve okyanuslar üzerine koyu bir sohbete koyulmuştuk.
Kızlı, erkekli yedi kişiden oluşan bu gençler bölgeye geldiğimizden beri tanışmayı arzuladığım Filipinli Müslümanlardı ve çoğunluğu fakir ailelerin çocuklarıydı. İçlerinden bazıları CPU, yani merkezi Filipinler Üniversitesi’nde eğitim gördüklerinden, okul sonrası umutlarını, ekonomik kurtuluşları olarak gördükleri Arap yarımadasının zengin körfez ülkeleri veya Suudi Arabistan’da çalışabilmek üzerine kurmuşlardı. İtikadi ve Dünya görüşü olarak yumuşak bir mizaca sahip olmalarına rağmen 70 milyona ulaşan nüfusuyla Filipinler, kısacası onların hayallerine yetmiyordu. En son çare olarak da ekonomisi ülkelerine nazaran daha iyi seviyede bulunan komşu ülke Malezya’da çalışabilmeyi arzuluyorlardı.
Yaşantıları üzerine yapmış olduğumuz uzun sohbet esnasında bir ara onlara yıllardır merak ettiğim Moro savaşçılarını sorduğumda, bir anda hepsi duraksamıştı. Çevremizde bulunan insanlardan kaynaklandığını sandığım tedirginliklerinden olsa gerek, kısa süren bu sessizliğin ardından, bazı erkeklerin çapraz tarafımda oturan bir gencin üzerinde yoğunlaşan bakışlarını sezinleyebiliyordum. Birkaç dakika sonra yan tarafımda oturan delikanlının kulağıma eğilerek bu konu üzerindeki konuşmayı sahilde insanlardan uzak bir yerde yapabileceğimizi söylemesinin ardından, benimle beraber dört kişi deniz kıyısında bulunan bir bankın yanına gelmiştik. Az önce dikkatleri üzerinde toplayan ve adının Abdurrahman olduğunu söyleyen genç eliyle güneyi göstererek, Moro gerillalarına (MNLF)* altı yıl önce Mindanao adasının Zamboanga ormanlarında katıldığını söylüyordu. Uzun müddet dağlarda Filipin güçleriyle savaştığını, fakat annesinin isteği üzerine iki yıl kadar önce gruptan ayrıldığını belirtiyordu. Açıklamalarına göre dağlık bölgelerde hâlâ pek çok arkadaşı vardı ve bu gerillaların mücadelesi sonucu, Magano ile Alah vadileriyle Sulu denizindeki Tapiantana ve Basilan geçitlerinde kontrol neredeyse Müslümanların eline geçmişti.
Ona bu savaşın nedenini ve bağımsızlık getirip getiremeyeceğini sorduğumda, ise savaşın Endülüs’ü yok eden İspanyolların bu topraklarda da hiç ummadıkları halde Müslümanlara rastlamaları ve onlara İspanya’daki gibi düşmanca tavırlar beslemeleriyle başladığını ve yaklaşık 470 yıldır da İspanyolların kanlı mirasını devralan yönetimle de devam ettiğini söylemişti. Bağımsızlık konusunda ise hiç tereddüt etmeden “Allah’ın izniyle bir gün Mindanao’da bağımsız Moro devletini kuracağız, göreceksiniz.” demişti.
Bana gecenin karanlığında ışıkları gözüken gemimiz Elevit’i göstererek, “Biliyor musun, dün bir botla etrafınızda dolaştık ve Lapuz’daki camimizin üzerinde bulunan gönlümüzün ay-yıldızını, geminizdeki bayrağınızda görünce şeref duydum.” demişti. Duygulanmıştım. Lapuz’daki camiyi henüz görememiştim fakat Dünya üzerinde gördüğüm Cami kubbelerinin neredeyse tamamında ay ve yıldıza rastladığım için oradaki manzarayı da tahmin edebiliyordum.
Son olarak karşıdaki yolun kıyısında bekleyen bir grup kızı göstererek “İlo İlo’ya bak. Her sokağında fakir kızların düşürüldüğü batakhaneleri ve sapıklığı göreceksin. Biz halkımıza uygulanan katliamlardan ziyade işte bunun için, yani namus ve onurumuz için savaşıyoruz.” diyerek tamamlamıştı sözlerini. Az sonra masamıza dönmüş ve kısa süren bir konuşmanın ardından da tekrar görüşmek üzere diyerek vedalaşmıştık.
Moro savaşçılarının gerçekten haklı görünen sebepleri vardı. Ama, batı basınının “Terörist Müslüman” imajını insanların kafalarında yerleştirip, İslamiyet’ten uzaklaştırmaları için iyi malzeme oldukları da bir gerçekti.
24 gün sonra Filipinlerden ayrılma vakti geldiğinde belki birgün yine görüşürüz temennisiyle son kez sarılmıştık arkadaşlarımıza. Ve tarihlerin 15 Ekim 1992’yi gösterdiği gün Parola rıhtımından bizlere el sallayan kayıkçılarla oradaki tüm dostlarımızı, denizcilerin üç uzun veda düdüğüyle selamlıyorduk… Sahildeki insanlar da teknelerinin kornalarıyla bize karşılık verirken gözden kaybolana kadar personelimize el sallamışlardı.
Filipinlerde unutamayacağımız hatıralarla beraber, dostlarımızı da bırakmıştık.
...
* MNLF (Moro National Liberation Front) - Moro Ulusal Kurtuluş Cephesi
