TR EN

Dil Seçin

Ara

Saflık ve Masumiyet

Hepimiz masum olarak bu dünyaya gönderiliyoruz. Ve bu hal çocukluğumuzun en belirgin özelliği olarak sürüyor. Gençlik yıllarında imtihanımızın başlaması ile tercihler de yapmaya başlıyoruz. Bu tercihlerimiz ise masumiyet halimizin hangi ölçüde devam edeceğini belirliyor. İmtihandaki tercihlerini doğru kullanan peygamberler masumiyet ve saflığın sembolü olmuşlar. Ve bu hâl insanlık tarihi boyunca iman ve Kur’an hakikatlerine hizmette çok bereketli olagelmiş. Aynı şey günümüzde de geçerli. Kur’an’ın yüksek hakikatlerinin bilim ve diğer insanların dünyasında açılıp, kabul görmesi ve böylece bereketlenmesi buna bağlı.

Masumiyet fıtri bir hâl. Bunun tersi olan hesapçılık ya da siyasî tavır ise insanın bu fıtrî hâlini bozarak sonradan edindiği yapay ve gayr-i fıtri bir davranış biçimi. Siyasi davranışların arkasında sonucu hedeflemek var. Sonuçları hedefleyen insan kaderin hükmüne razı olmayıp sonucu kendisi belirlemek istiyor. Ve bu sonuç da, elbette kendi menfaatlerinin, nefsinin heva, heves ve arzuları doğrultusunda şekilleniyor. Bu hedeflenen sonucun oluşumunu garantilemek için ise olmadık kurgular geliştiriyor insan. Ve belirli sonuca ulaşmak yolunda birçok zulmü makul görüyor. Kendisi için iyi ve hayırlı olanın yalnız bu sonuç olabileceğini farz ediyor. Başka bütün muhtemel sonuçların kötü ve hayırsız olduğunu vehmediyor. Böylece kaderin hikmetini kendi istediği sonuca mahkum zannederek kadere karşı büyük bir ithama ve zulme giriyor. Hem aynı zamanda kendi vazifesi ile Allah’ın vazifesini de birbirine karıştırıyor. Esasta bizim vazifemiz gerekli sebepleri oluşturarak bununla Rabbimizden bize hayırlı olacak sonucu vermesi için çalışarak ve sözle dua etmektir. Sonuçları vermek ise O’nun vazifesidir. Hikmeti nasıl gerektirirse öyle verir. Bir hastanın doktora kendi istediği ilâcı yazması için ısrar etmesi gibi, siyasî davranış tarzı hikmetsiz ve gayr-i fıtridir. Hem vazifeleri karıştırarak haddi aşıp, bir hasta olarak doktorluk yapmaya kalkmaktır. Ve bu davranışta, doktoru da, onun vesilesi ile şifa bulmuş bütün hastaları da âdeta alaya alarak itham ile oluşan bir büyük zulüm vardır. Hem insan vazifesizlik ile Allah’a ait vazifeyi üstlenip kendi vazifesini bir kenara bırakarak bereketi de kaçırır. Çünkü insanın ufak bir dünyevî menfaati, anlık fâni bir lezzeti uğruna hedeflediği sonuçlar, ahirete ve bâkî bir hayata da bakan çok bereketli olacak başka sonuçların verilmesini engeller. Nefsin heves ettiği ve hemen şimdi istediği kırılmaya mahkûm fâni cam parçaları, ahiretin bâkî elmaslarına feda ettirir. Bununla insan bilerek ya da bilmeyerek büyük bir yanlışa düşer.

Biz de nefis sahibi her insan gibi böyle bir hataya girebilme riski taşıyoruz. Bu durumda yapmamız gereken şey ise bir vicdan muhasebesi suretinde kendimizi her zaman sorgulayabilmek. Ve Rabbimizden özür dilemek manasında tövbe edebiliyor olmak. Bunun için nefsimizi beğenmemek gerekiyor meselâ, hem gayrette öne çıkıp, ücrette geri durmakta fıtrî olan masumiyetimizin zaman içinde tahrip olmuş veya bozulmuş yönleri varsa bu ölçüde kendi vazifemizi sebep-sonuç ilişkileri içinde tekrar tarif etmek durumundayız. Kâinatta cari olan ve bir mümin için en büyük bir silah olan masumiyet hâlinin duası için iman hakikatlerine hesapsız, tam ve halis bir sadakat, daimi ve sarsılmaz bir sebat ile sarılmalıyız. Bu fânî dünyada bekayı isteyen bütün insanî duygularımızın hatırı için her daim, nefsimizi karıştırmadan, sonuçları hedeflemeden, vazifemiz dahilinde ihlasla çalışıp dua ederek iman ve Kur’an hakikatlerini hem kendi dünyamıza hem de bütün insanların dünyasına taşımaya çalışmalıyız.

Madem saflık ve masumiyet kâinatın hakikatidir ve aziz insanların hâlidir ve madem masumların amelleri makbuldür ve duaları reddedilmez, o halde; ey Rabbimiz bizi de o masumlardan eyle ve onların duaları hürmetine bize mağfiret et ve bizi affet, amin.