ARAMA SAYFASI

1900'lü Yıllarda İstibdat Tarifi

Bediüzzaman “İstibdat tahakkümdür, muamele-i keyfiyedir, kuvvete istinat ile cebirdir, … zulmün temelidir, insaniyetin mahvedicisidir, … Mutezile, Cebriye, Mürcie gibi dalalet fırkalarını tevlid eder… İslamiyeti zehirlendirendir” demektedir.

 

Bediüzzaman “İstibdat tahakkümdür, muamele-i keyfiyedir, kuvvete istinat ile cebirdir, … zulmün temelidir, insaniyetin mahvedicisidir, … Mutezile, Cebriye, Mürcie gibi dalalet fırkalarını tevlid eder… İslamiyeti zehirlendirendir” demektedir. Münazarat’ın 22. sahifesinde devamla siyasi istibdadın çocuğu ve taklidin babası olarak ilmi istibdadı sorgulamıştır. Taklitten ilmi baskıcılık, ilmi baskıcılıktan da siyasi baskıcılığın ortaya çıkmasını savunması ilginç bir akıl yürütmedir.

Taklit duygusu özgüven eksikliğinden oluşur. Özgüvende geri kalmışlık, tembellik, danışma eksikliği, kavgacılık, nemelazımcılık, doğruluğun zayıflaması, bencillik, çıkarcılık, acımasızlık, sahtecilik gibi karanlık değerlerin yaşandığı ortamda korku artar. Korkunun arttığı ortamda özgüven azalır. Kolay bir yol olan taklide sığınılır. Doğruların peşinden gitmek risk almayı gerektirir. Çünkü çevre kötülüklerle doludur. Üniversite fikrini zorla kabul ettirmeye başlar, farklı fikirleri konuşturmazsa bilimsel istibdat başlar. Resmi ideolojinin sözcüsü olmak üniversiteler için en tehlikeli seçenektir. Gelişmeyi durdurma ve bölünme ve sistemin dağılma serüvenini hızlandırır.

 

Önce Teşhis

“Hükümet hekim gibidir, millet hastadır… tanımadığım bir hastalığa, görmediğim bir hastaya gönderdiğim reçetesiz, mizansız bir ilacı kullanan şifa mı bulur, ölür mü?” metaforunu kullanarak padişahın İstanbul’da oturarak hastalıkları teşhis etmeden Hamidiye Alayları ile sorunları çözmenin doğru bulmamıştır. Meşrutiyetin teşhis ve tedavi biçiminin daha doğru olduğunu savunmuştur. Uyanmış milliyetçilik fikrinin adalet, insan sevgisi ve muhabbeti ile mecz olmasını hem ilaç değerinde olduğunu savunmuştur. (Münazarat, 26)

“Bir millet cehaletle hukukunu bilmezse ehl-i hamiyeti dahi müstebit eder.”

“Meşrutiyetin sırrı kuvvet kanundadır, şahıs hiçtir. İstibdadın esası kuvvet şahısta olur, kanunu kendi keyfine tayin edebilir, hak kuvvetin mağlubu.”

“Onların sizi mağlup ettikleri silah ile yani akıl ile, fikri milliyetle, meyl-i terakki ile, temayül-ü adalet ile mağlup edebilirsiniz.”

“Meşrutiyet doğru olursa kaymakam ve reis değiller, belki ücretli hizmetkarlardır.” (Münazarat, 79)

 

AMAÇ ADALETSE YÖNTEM NEDİR?

Asr-ı Saadette Hz. Peygamberin (asm) yönetim tarifi yapmaması ve halife bırakmaması ne anlama geliyor? İlahi hedef adalet olduğuna göre yöntem insanlara mı bırakıldı? Bu çağın yöntemi meşrutiyet veya demokrasi olabilir mi? Bediüzzaman’ın 100 yıl önce ısrarlı bir şekilde meşrutiyet-i meşrua’dan, Kur’an’ın istibdada müsait olmadığından ve hürriyetin asıl olduğuna vurgu yapması oldukça ilginçtir.

Demokrasinin temelinin halkın kendi geleceğini kendi tayin etmesi oluşturur. Özgürlükçülük, çoğulculuk, katılımcılık genel ilkelerdir.

Adaletin olmadığı yerde korku artar güven azalır, öç alma isteği, düşmanlık duyguları yükselir, barış ve dostluk duyguları zayıflar. Hangi yöntem kullanılırsa günümüzde adalet sağlanır? Ortaçağın despotizmi din adına bile olsa adaleti sağlayamıyor. İletişim çağında korkutarak insanları yönetmek mümkün değil. Özgürlüğü tatmış insaniyet din adına bile olsa artık susturulamaz. Münafıklığa götürecek baskının ne kadar dinin anlaşılmasına ve yaşanmasına faydası olacak. Korku ve baskı ile dinin ritüellerini yapan insanlar ne kadar tecrit içinde tutulabilecekler.

Çağın yöntemi açıklık, özgürlük, ikna ve inandırmaya dayalı işbirliği sağlayabilmedir. Böylece kutuplaşma, çatışma, bağnazlık ortadan kalkar. Kendi fikrine güvenen insanın baskı tehditle sonuç almasına ihtiyaç yoktur. Kendi değerlerine inanan insan tartışmadan korkmaz, fikrine güvenen insan zora başvurmaz. Diyalog kapısının açık olması özgürlük ve çoğulculukla mümkündür. Farklı düşünenlere tolerans gösteremeyenler fikrini savunmaktan aciz olanlardır. Her meselesi akla dayanan Kur’an’ı savunanlar neden serbest tartışmadan rahatsız olsunlar. Eğer her şey özgürce tartışıldığı halde toplumun çoğunluğu Kur’ani değerleri benimsemiyorsa zorla benimsetmek gerekir diye Kur’ani bir hüküm var mıdır? Tam tersi dinde zorlama yoktur.

Cumhuriyet, egemenliğin halka ait olduğu bir hükümet biçimi. Cumhuriyet seçkinlerden oluşan elitist aristokrat bir grubun elinde ise aristokratik cumhuriyet halkın egemenliğine dayalı ise demokratik bir cumhuriyettir.

 

İSLAMİYET VE DEMOKRASİ ARASINDA DOKU UYUŞMAZLIĞI VAR MI?

Bediüzzaman zamanın İslam alimleri içerisinde meşrutiyet-i meşrua olarak halkın temsilcileri aracılığı ile egemenliği elinde bulundurduğu 2. Meşrutiyeti şiddetle savunmuştur. Cumhuriyet döneminde isim ve resimden ibaret olmayan tam adalet, gerçek hürriyet manayı dindar reisicumhur tarifi yapması Şualar isimli eserin 14. Şua’sında açıkça beyan edilmektedir.

Ra’d suresi 11. ayette bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Şura suresi 38. ayette “Onlar meselelerini aralarında istişare ederler” gibi ayetler ve “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz” hadis-i şerifi insanları zorla Müslüman yapmaktan men eder. “Dinde zorlama yoktur” ayeti doğru yorumlanırsa İslam dininin demokratik cumhuriyet yönetimi ile doku uyuşmazlığı içinde olmadığı tezinin Bediüzzaman tarafından savunulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Sonuç olarak, Bediüzzaman’ın adaleti, kişinin iç dünyasında, ilim çevrelerinde, insanlarla ilişkilerinde ve halkın temsilciler aracılığı ile kendini yönetmesi tezinde hem değer olarak hem de yöntem olarak savunmuştur. Özgürlükçülük, çoğulculuk, katılımcılık gibi temel demokratik değerleri eserlerinde ısrarla vurgulamıştır. Günümüzde bu değerleri savunanlara din adına kafir diyen ve kanları helaldir diyenlerin varlığı düşünülürse Bediüzzaman’ın çağımızın bir fırsatı olduğu anlaşılır.