Cennete giderse dünyayla misket, güneşle top oynayacakmış.
Basket topunu sektirirken aklına ezberlediği duaları sırasıyla okumak gelen, kendine helvalı ekmek yapıp onu yerken bir yandan da açıp kuran okuyan, saatleri çakışan iki satranç turnuvasını ‘online nasıl olsa’ deyip aynı anda iki rakiple mücadele etmeyi heyacan sayan, hikaye kitabını gardırobunun üzerine çıkıp okumaktan huzur bulan bir çocuktan da anca böyle bir hayal beklenebilirdi. Artık aklında nasıl bir düzen kurduysa, cennete gidince dünya ve güneşin şimdiki konumda olacağına dair inancı tam. Tam Murat Akif’lik bir cümle. Şaşırmadım hatta bir gün bu dediklerini unuturuz diye kayıt altına aldım.
Küçücükken de hep böyle her şeyi bir arada yapmak isterdi. Elini yıkarken basmalı sabunun arkasındaki barkodu okumak istemek gibi, yapboz ya da karalama yaparken kendi uydurduğu sözlerden bozma şarkıları söylemek gibi. Büyüyünce olacağı meslekleri durmadan değiştirmesini de hep buna bağlardım. İnşaatçıları görür evdeki oyuncak tamir aletlerini çıkarır “ben tak tak yapcam, taktakçı olcam,” göğe bakıp yıldızları seyrederken “ben astronot olcam” derdi. Oyuncaklarının içinde legolarla oynamayı hep en başa koyduğu için “legocu olunmuyor mu?” deyip bizi güldürdüğü bile olmuştu. Çocuk derdim içimden. Çocuk işte…
Aradan geçen beş altı yılın ardından büyüdü ve haliyle fikirleri de değişti. Legolarla çok nadir oynuyor, futbolcu olmak ışığı ara ara içinde parlasa da destek olan kimseyi bulamayınca o da sönüyor. Tamir aletleriyle de eskisi gibi arası yok. Astronotluğun esamesi de okunmuyor. Bu aralar dilinde hep dünyaca ünlü basketbolcular gibi iyi bir basketbolcu olmak, aynı zamanda adını duyurmuş FM satranç ustası olmak; tabi bununla biter mi, bir de piyanist olmak var.
Çocuktur olur bunlar dur bakalım daha önünde ne uzun yıllar var karar verir elbet deniliyor. Bu söylenilen pedagojik cümlelerin hepsine toptan katılıyor ve onaylıyorum ama insan “bu serüvende bir anne olarak acaba benim payıma düşen ne?” demeden edemiyor. Sait Faik’i öykücü Necip Fazıl’ı şair yapan anneleri olmuş. O herkesin bildiği, okumayı bir türlü öğrenemediği için malum okuldan atılma mektubunu alan ama evladına bu haberi vermek yerine ona inanıp güvenen kişi Einstein’in annesiymiş. Yine günümüzden kanlı canlı örnek olan ünlü psikiyatr Prof. Dr. Kemal Sayar aslında tam bir matematik aşığıymış, lisede mühendislik düzeyinde problemler çözmekten resmen haz alıyor ve işlemlerin, rakamların içinde kaybolup tarifi çok zor olan bir mutluluk yaşıyormuş. Kendi anlatımıyla “bana bıraksalardı matematiğin daha ileri seviyelerini de keşfetmek isterdim ama validemi kıramadım tıp yazıp doktor olmayı seçtim” diyor.
Şimdi insan gayri ihtiyari, acaba bu insanların rotası başka yere doğru ilerleseydi kimler olurlardı? Demeden edemiyor. Acaba çocukların tahtı ruhsatı annelere gösteriliyor da ona göre mi şekilleniyor olaylar onlar da o yöne doğru ilerlemelerini salık veriyorlar?
Annelik makamından tüm annelere sesleniyorum, zor iş ahretlik vallahi de zor billahi de zor; evlat da senin değil esasında ağzından çıkan karar da. O acaba yarınlara kimler kimler için büyüyor da bizim haberimiz yok.
Çocuk sanki yerini, yönünü bulamamış bir pusula gibi. Kararları fır fır dönen pusula ibresi. Pusulanın ibresi hala fırıl fırıl dönüyor. Durduğunda hangi yılı, hangi yönü gösterecek acaba bilmiyorum ama bir rüya gördüm, hala tadı damağımda.
