İnsan daha önce görmediği, duymadığı, dokunmadığı, hissetmediği bir şeyle karşılaştığında onu bilmek, tanımak ve anlamak için önceden sahip olduğu bilgileri kullanır. Yani, bilinmeyeni bilinir hale getirmek için onu bildiği şeylere benzetmek mecburiyetindedir. Beyaz boyalı düz bir duvar gördüğümüzde ne olduğunu anlamamız için onu gördüğümüz ve bildiğimiz duvarlara benzetiriz. Aklımızda duvarın düz, dikey ve sert olacağı bilgisi vardır. Beyaz olduğunu bilmek için iki temel bilgiye sahip olmamız, yani daha önce öğrenmiş olmamız şarttır: “Renk nedir?” ve “Hangi renk beyazdır?”
Doğuştan kör olan bir insan düşünelim. “Karşında beyaz bir duvar var.” bilgisi onun için ne ifade edecektir? Duvarın düz, dikey ve sert olduğunu dokunarak öğrenmiş olabilir ancak beyaz olduğunu anlaması mümkün değildir. Çünkü daha önce hiç renk görmemiştir ve rengin ne olduğunu bilmemektedir.
Bu durum fiziki olmayan varlıklar için de geçerlidir. Ruh, cin, melek, nur gibi varlıkları göremeyiz, duyamayız, dokunamayız. Gördüğümüz ve bildiğimiz şeylere benzemedikleri için onları tanımlamamız mümkün değildir. Veya birisi korktuğunu söylediğinde, önceki korku tecrübelerimiz olmasa korkunun ne olduğunu ve korkan kişinin ne hissettiğini anlayamayız.
Bir nesne hakkında bilgi sahibi olmak ve bu bilgileri başkalarına aktarmak için yalnız benzerlik kurmak yetmez. Aynı zamanda diğer nesnelerle farklılıklarını da bilmek gerekir. Mesela iki gözü olması insanların ortak özelliği iken göz renkleri onları birbirinden ayırır. Fiziksel özelliklerinin yanında insanları karakterlerine göre de sınıflandırabiliriz. Cesur ve korkak, bencil ve yardımsever gibi karakter özellikleri insanları diğerlerinden ayırmaya yardımcı olur.
Bilmek ve tanımak istediğimiz zat Alemlerin Rabbi olan Allah ise, bunu benzerlikler ve farklılıklarla yapamayız. Çünkü O, hiçbir şeye benzemez; her şeyden tamamen farklıdır. O’nu bilmek, var olduğunu ve bir olduğunu bilmekten ibarettir. O’nu tanımak ise isim, sıfat ve fiillerini tanımak ile olur. Bunun için de zatını değil yarattıklarını nazara alırız. Allah’ın isim, sıfat ve fiilleriyle de yarattıklarına benzemediği hakikatini her zaman dikkate almamız gerekir.
Allah’ın zatını bilmemizi imkânsız kılan birçok sebep vardır. Bu sebepler “Yetmiş Bin Perde” olarak isimlendirilir. Perdelerden bazıları şu şekilde tarif edilebilir:
Allah’ı göremeyiz çünkü görmek için göze muhtacız ve göz ışıkla görür. Işığın bir şeyi göstermesi için ona çarpıp geri dönerek göze ulaşması gerekir. Yani göz ancak maddi âlemi görebilir. Allah ise madde olmaktan münezzehtir.
Allah’a bir şekil isnat edemeyiz çünkü şekiller sınırlar ile belirlenir; yani bir sınırda bitmesi gerekir. Sonsuz olanın ise sınırı olmaz.
Maddi olmayan sıfatların da anlaşılabilmesi sınırlı olmalarına bağlıdır. Bir insana kuvvetli dendiğinde kuvvetinin sınırının diğer insanların ötesinde olduğu anlaşılır. Sonsuz kudret sınırlandırılamadığı için ölçüye ve akla sığmaz. Aynı şekilde iradesi cüz’i olan insanın, külli iradeyi anlaması imkânsızdır.
Cenab-ı Hakk, kendisini nasıl tanıyacağımızı indirdiği kitaplar ve gönderdiği peygamberlerle bildirmiş, metodu ve kuralları belirlemiştir. Bu metodun dışına çıkan her tarif ve tefekkür, Allah’ı değil, akıl ve hayal ürünü bir şeyi ifade eder ve bu “ŞEY”lere tür ismi olarak “PUT” denir.
Cahiliye insanları kendi elleri ile yaptıkları putları ilah kabul ederek ya da ilahları temsil ettiklerine inanarak onlara tapar, onlardan yardım isterlerdi. Kendi bilgi ve aklına güvenerek, Kur’an’ın ve Resulullah’ın (asm) tarif ve metodunu yok sayıp, Allah hakkında hüküm veren cahillerin yaptığı ise; elleriyle değil ama akıllarıyla icat ettikleri putlara tapmaktan öteye gidemez.
