İnsanın hayat sahibi olması intizamın neticesidir. Eli, ayağı, gözü ve kulağı birbiriyle uyumlu ve birlikte çalışacak şekilde tasarlanmıştır. İçerisindeki sinir, dolaşım, sindirim gibi sistemler ile bu sistemleri meydana getiren organlar birbiriyle iç içe ve uyum içinde çalışır. İnsan, bir amaç için birlikte hareket eden sayısız atomdan ve hücre boyutunda milyarlarca hayattan meydana gelen tek ve mükemmel bir hayata sahiptir. Bununla birlikte, kâinattaki muhteşem intizamın bir parçası olduğundan, varlığı ve devamlılığı dış âlemden farklı ve bağımsız olarak düşünülemez.
Bütün bu özellikler, hayatın sadece maddi boyutuna aittir. Maddi bedenin içinde, hayatın özünü meydana getiren ruh, insana farklı mahiyetler kazandırır. Şuur ile kendisini ve çevresini fark eder, akıl ile kendisine yön verir ve çevresini etkiler. Sahip olduğu tüm duygular, insan ile kâinat arasında bir bağ kurar. Ancak ruhun mahiyetinin genişliği karşısında maddi âlem çok dar, küçük ve sınırlı kalır.
Görmesi, gözle sınırlıdır; çok uzağı ve çok küçük şeyleri göremez. Ancak hayali, kâinatın sınırlarında dolaşır, hatta ötesini merak eder. Kulağı, belirli aralıktaki sesleri duyabilir, yüksek sesten rahatsız olur, kısık sesleri anlayamaz. Burnu, belli kokuları alır; üstelik bir süre kokladıktan sonra o kokulara da alışır ve hissetmez olur. Yediklerinin tadı, boğazına ve midesine indiğinde kaybolur. Aynı anda iki şey düşünemez, iki karar veremez, iki yerde olamaz.
Geçmişi çok az hatırlar, birkaç zayıf tahmin dışında geleceği de bilemez; yaşadığı ana sıkışmıştır. Akıl gözüyle ve hayal süratinde bir anda atomdan galaksilere intikal eder, ama çok hızlı koşsa yüz metreyi ancak on saniyede gidebilir. Zekâsı ve birikimi onu uzaya çıkarır, fakat dünyadan çok fazla uzaklaşamaz; mekâna sıkışıp kalmıştır. Merak ettiği çok şey, kafasında çok fazla soru vardır. Çalışır, çabalar; ama bir şey öğrense merak ettikleri daha da artar. Her şeyi sonsuz ve sınırsız ister, ancak ihtiyaçlarını karşılamaya dünya yetersiz, ömür azdır; imkânlar sınırlıdır.
Bu kadar mükemmel bir canlının, bu kadar mükemmel teçhizat ve sınırsız kabiliyetlerle birlikte bu küçücük âlemde ne işi olabilir? Sadece beslenme açısından bakılsa bile; hayatı boyunca besin zincirinin en üstünde yer alan insanın, öldüğünde küçücük kurtçuklar tarafından afiyetle yenmesi karşısında şuur, akıl ve irade sahibi olmasının manası, hedefi, amacı ne olabilir?
Eğer insan başıboş ve amaçsız değilse, kâinattan daha büyük bir amaç için yaratılmış olmalı, zamanın ve mekânın ötesinde bir hedefe yönelmelidir. İçinde yaşadığı bu âlem, numunelerden ve gölgelerden ibarettir. Gerçek hedef, bu numunelerin ve gölgelerin asıllarına ve membalarına ulaşmak olmalıdır. Ölümden sonra başka bir âleme gitmeli, orada ruhunu doyuracak sonsuz nimetlere ve sonsuz bir hayata kavuşmalıdır.
Bir mağazanın önünden geçenleri mağazaya davet etmek ve ürünlerini satın almalarını sağlamak için onlara küçük numuneler verilir. İnsana dünyada bahşedilen manevî nimetler de aslında birer numunedir. Yani ahiretteki nimetlerin aynısıdır ama sınırlı ve azdır. Çünkü bunlar, doymak için değil, tatmak ve tanımak için verilmiştir.
Dünyadaki maddi nimetler ise ahirete nazaran gölgeler gibidir. Bir ağacın gölgesi, ağacın varlığını haber verir ona delil olur, ancak tarif etmek konusunda çok zayıftır. Tek renkli ve iki boyutlu bir siluet olduğu için ağacın tüm yönlerini, ayrıntılarını ve renklerini gösteremez. Gerçek görünüş ve gölge aynı ağaca aittir ama birbirinden çok farklıdır. Aynı durum Dünyadaki ve Cennetteki ağaçlar için de geçerlidir.
