TR EN

Dil Seçin

Ara

Unbreakable / Gölgeler

En önemli sorunun etrafında—

Vallahi siz dönüp gittikten sonra putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım!” dedi. Derken, onları parça parça etti. Ancak büyüklerinden birini bıraktı ki belki ona müracaat ederler. “Bunu bizim tanrılarımıza kim yapmış? Muhakkak o zalimlerden biridir.” dediler. (Aralarında): “İbrahim adında bir delikanlının, bunlara dil uzattığını duymuştuk; hadi onu halkın gözleri önüne getirin, belki (onlar da aleyhinde) şehadet ederler.” dediler. Dediler ki: “Sen mi yaptın bunu tanrılarımıza ey İbrahim?” (İbrahim): “Belki onu şu büyükleri yapmıştır; sorun bakalım onlara, eğer söyleyebilirlerse?” dedi.”

(Enbiya Suresi, 57-63)

 

Kutsal kitabımızdan alıntıladığım bu ayetler beni hep düşündürür. Yoksa hayatın kendisi bir rol yapmak mıdır? İbrahim Peygamber, putperestlere—ki peygamber olduğu için yalan söyleyemeyeceğine göre—‘Baltanın boynuna asılı puta sorun belki o yapmıştır?’ derken insanoğluna sinemanın ve rol yapmanın ipuçlarını mı sunmuştur?

Sinema tarihçileri film tarihi boyunca çekilen bütün filmlerin kaba bir genelleme ile 200 ana öyküden türediğini söylerler. Aslında insanlık tarihine baktığımız zaman benzeri bir genellemeye gidilebilinir. Birbirinden uzak ve habersiz bir çok toplulukta benzeri kahramanlar ve destanların bulunması, aynı öykü havuzunu işaret ediyor gibi görünür hep bana. Kutsal metinlere bakıldığında, çoğu hikayelerin ve kahramanların bir şekilde köken olarak buralara dayandığını görebiliriz. İyilik ve kötülüğün sembolleri de aynı metinlerde öz olarak bulunur. Kutsal kitabımız dramaturji talebeleri açısından da eşsiz bir kaynaktır bence. En muhteşem epik sahneler, iyi-kötü mücadelesi ve kahramanlık destanlarını içermektedir.

Bu yazımızın konusu olan film, hem kırılganlık hem de iyi-kötü karşıtlığıyla sinemanın insanlık tarihine (bu arada belki de farkında olmadan doğu batı kültür karşılaştırmasına) önemli bir katkı sağlayan ‘Unbreakable-Kırılamayan’ Hint asıllı genç bir yönetmen; 30 yaşındaki M. Night Shyamalan’ın elinden çıkmış. 8 yaşında babasından aldığı kamerayla tanışan genç yönetmen bundan önceki filmlerinde yaptığı gibi, Kırılamayan’ı da kendisi yazmış.

Oldukça enteresan bir hikayeyi işleyen filmin başrol oyuncusu her ne kadar Bruce Willis gibi görülse de, film zenci aktör Samuel L. Jackson üzerine kurulmuş. Henüz küçük yaşta çoğu kemiği kırık olarak yaşamayı öğrenen Elijah Price (S. Jackson) kendi tabiriyle camdan bir iskelete sahiptir. En ufak bir dış darbede kemikleri kırılmaktadır. Hayatı boyunca derdine çare arar. Gastiognasisim Perpective adlı bu genetik hastalığın çözümünü ararken bir şeyi farkeder; kendisinin tam tersi özellikte birileri olmalıdır. Olmalıdır ki, acılarına son verecek çareyi keşfedebilsin! Bunun için çözümü çizgi roman dergilerindeki karakterlerde arar. Zira kendi tesbitiyle, her Amerikalı hayatının bir yılını bu dergileri okuyarak geçirmiştir ve Amerika’da her gün 172 bin dergi satılmaktadır. Aslında bu genelleme yanlış değildir. Günlük iletişim organlarından akıp duran hayatlar, yayınlanan haberler hayatın kendisine dairdir. Elijah yaşamı boyunca her gazete haberinde kendisinin tam tersi özelliği olan, yani asla kırılmayan, yaralanmayan bir kahraman arar ki; hayatı anlam bulsun. Zira finalde soracağı o muhteşem sorunun cevabı da burdadır; ‘En kötüsü ne biliyor musun: Bu dünyada neden bulunduğunu bilememek?’ Hatta sırf kendi zıddını bulmak için katil olur, yüzlerce kişiyi öldürdüğünü kahramanı keşfettikten sonra anlarız.

Unbreakable’daki kahramanlar fiziksel özellikleriyle zıt bir kadere sahip olması açısından da filmi ayrıksı kılıyor. Zenci ve kırılgan olan kahramanımız kötünün ta kendisiyken, hayatı boyu hiç yaralanmayan ve hatta boğulmayan David (B. Willis) inanılmaz mutsuz ve hatta kurbandır bir nevi. Uğruna futbolu bıraktığı aşkı (sonradan) eşiyle arası bozulmuş ve ayrılma noktasına gelmiştir. Önemlisi kendisine bahşedilen yeteneklerinin farkında olmadan durağan ve sıradan bir hayat sürmektedir.

Hintli yönetmenin daha önceki filmini herkes hatırlayacaktır: 6. His. ‘Ölüler, öldüklerinin farkında olmazlar.’ gerçeğinden yola çıkıp, sinemanın ruhlar alemine batılı bir tarzda bakış açısı deneyen etkileyici ve sarsıcı filmde de yine Willis oynamıştı. Shyamalan’ın bu son filmi bana ateist yönetmen Peter Weir’in ateizme ‘pes’ dedirten ‘Fearless-Korkusuz’ filmini hatırlattı. Korkusuz’da kahramanımız bir uçak kazasından sağ kurtulduktan sonra ölüm korkusunu aştığını zannedip, kahramanlaştırılmak istenirken, bir çilek onu ölümün eşiğine kadar taşımıştı. Allah’ın unutma hissini insanlara nasıl bir nimet olarak verdiğinin altını kalın bir kalemle çiziyordu Weir. Kırılamayan’da iki kahramanın karşı karşıya gelmesinden sonra, ikisinin de hayatın anlamını keşfettiklerini fark ediyoruz. Ve batı kültürünün kendi türettiği fantastik çizgi roman dünyasında boğulurken attığı bir çığlık gibi beyazperdeden üzerimize haykırılıyor.

İskelet ve ruh yapısı sağlam olan kahraman David, kabiliyetlerini keşfettikten sonra şairin ‘durun kalabalıklar’ mısralarında tasvir ettiği gibi caddenin ortasında durup, kollarını açıp, üzerimizden akıp giden dünyanın tepesindeki çatırtıları haykırıyor adeta. Ve o güne kadar önemsemediği dünyadaki iyiler ve kötüleri keşfediyor. Hintli yönetmen filmin finalinde gerçek kırılmayanın aslında gerçek ruh olduğunu anlatıyor bize. Sinemayı adeta bir masalcı dede gibi kullanarak hem de.. Her ne kadar dekor batı kültürü, kahramanlar çizgi film karakteri ve kamera açıları insana başka hayatları uzaktan izliyormuş hissi veriyorsa da Unbreakable son derece yalın bir üslupla çekilmiş sarsıcı bir film.

Keşke finalinde, ‘kim olduğunu bilmek zorundasın?’ diye soran kahramana, ‘aslında kırılan kemiklerin değil, kendi ruhunun duvarlarına döşediğin kendi putların’ diyebilme imkanımız olsaydı..