İslâm, değil masumları, kişinin kendisini bile öldürmesine izin vermediği halde, bu eylemin Müslümanların üzerinde kalmış olması şimdi hepimizi garip bir suçluluk hissiyle rahatsız edecektir muhtemelen.
11 Eylül 2001’deki büyük terör eylemi ‘yeni bir çağın başlangıcı’ olarak değerlendirildi hemen. İnsanlık tarihi gerçekten de önemli bir viraj aldı geçen ay, doğru. Ancak Perşembe’nin gelişi de Çarşamba’dan belliydi sanki. Geriye baktığımızda bir yanda hızlı bir teknolojik gelişme ve refah, diğer yanda baskı, zulüm ve yoksulluk, ama her yanda günah ve isyan kol geziyordu nicedir. Patlamak üzere olan bir barut fıçısı gibiydi dünya zaten. İşte bu beklenen—hatta kaçınılmaz—patlamanın bir küçük örneği sonrasında önümüzde yeni bir dönem var artık. Bu dönem kimilerine göre dört bir yanda savaşlar ve yaygın bir teknolojik terör getirecek. Umarım yanlış görüyorlardır.
Ben bu yazıda öncelikle 11 Eylül travmasının psikolojik yönden etkilerini ele almak istiyorum.
ABD ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Büyük bir travmanın bir toplumda nasıl bir etki yapabileceğini anlamak için, o toplumun travma öncesindeki durumunu da hesaba katmak gerekir. Uzun yıllar terörle iç içe yaşayıp neredeyse şerbetlenmiş olduğumuzdan, Amerikalıları anlamamız biraz zor olabilir tabiî. Hayli zamandır dünyanın tartışmasız hâkim gücü olmuş, kimsenin kendisine karşı çıkmaya cesaret edemediği, teröre ve savaşa uzaktan bakan, özgürlük, huzur ve bollukla özdeşleşmiş bir ülkeden bahsediyoruz; unutmayalım. Bu konumdaki bir ülke (insanları), şimdi bu pembe rüyayı bitiren kâbusun şokunu yaşıyor.
Her büyük travma sonrasında olduğu gibi, onlar da—gerek birey, gerek ülke olarak—beş dönemden oluşan bir reaksiyon yaşayacaklar muhtemelen. Şöyle ki:
• Birinci dönem, olayın hemen ardından ilk anda yaşanan şok dönemidir. Yaşadılar da.
• İkinci olarak, erken öfke dönemi gelir. Siz bu satırları okuduğunuz sıralar hâlâ bu devreyi yaşıyor olsalar gerektir. Bu erken öfke döneminin az hasarla atlatılmasını dileyelim. Çünkü o dönemde kişi kızgınlığını her fırsatta küçük bahaneler ve yerli-yersiz tepkilerle boşaltabilecek bir durumdadır. Nitekim hemen ilk günlerde ABD’deki Müslümanlara yönelik tacizlerin başlaması da bu reaksiyonun bireysel boyutuna karşılık geliyor. Bu ilk öfkenin hükümet düzeyindeki biçimi de kısa sürede açığa çıkacaktır sanırım. Sıkça duyduğumuz “Karşılık vermeye mecburlar.” ifadesi bir yönüyle çok anlamlı; zira oluşan bu öfkeyi simgesel düzeyde olsun boşaltmak şart gibidir; yoksa nereye yöneleceği belli olmaz.
• Normal seyrinde bu dönemleri üçüncü olarak bir ‘unutma ve gerçeği inkâr’ dönemi izler. Belki de yapacakları bir misilleme sonrası kısmen rahatlayacak ve bu üzücü olayı unutmaya, olmamış saymaya çalışacaklardır. Sürekli acı hatıralarla yaşanmaz, malûm. “Bir şey yok, geçti. Her şey eskisi gibi; iyiyiz.” diye kandırır insanlar kendilerini bir süre.
• Ancak orta vadede, hele hele bu arada benzer eylemler gerçekleşirse, unutulmaya çalışılan travma tekrar tekrar hatırlanacak ve dördüncü dönem olarak genel bir gerginlik, çabuk ve aşırı tepki verme, hafıza ve muhakeme bozukluğu gibi problemler ortaya çıkacaktır. İşte esas kargaşa—ve savaş tehlikesi—o dönemde yaşanacaktır muhtemelen.
Hele bu eylemi planlayanlar—veya kullananlar—görünürdeki kişiler değil de, “nev-i beşerin düğümlerine üfleyen ve kendi çıkarları için dünyayı ateşe atmaktan çekinmeyen birtakım gizli mahfiller” ise ve bu yazdığımız ilgilerden haberdar iseler—ki mutlaka öyledir—bu ‘tahrik’, sistemli artçı şoklarla devam edebilir ve ABD için dördüncü dönem daha da gergin yaşanabilir. İşte bu durumda ‘bir caninin yüzünden bir köyü ateşe verebilen’ bir mantığın dünyayı nasıl bir kaosa götüreceğini tahmin etmek bile zor.
• Beşinci ve son dönem olan gerçeği kabullenme ve dengeye kavuşma dönemini iple çekeceğiz anlaşılan. Belki de o zamana dek dünyada pek çok şey değişmiş olacak.
TÜM DÜNYADAKİ ETKİLERİ
Olayın sonrasında tüm dünyada yaşanan, Üçüncü Dünya Savaşı ve yaygın terör beklentisinin tüm ulusları nasıl bir tedirginliğe sevk ettiğini şimdiden görüyoruz. Temel güven duygusu için sağlam ve sarsılmaz temellere ihtiyaç duyan insanoğlu, altındaki toprağın sarsılmasıyla veya üstündeki ozon tabakasının delinmesiyle nasıl tedirgin oluyorsa, dört bir yanda düşman, tehdit ve saldırılar gözlemeyle daha bir derinden tedirgin olur muhakkak ki.
Eğer korkulan olur, terör ve askeri müdaheleler yaygınlaşarak sürerse, temel güven duygusunun kaybı, tüm insanlığın genel bir güvensizlik, buna bağlı olarak da şüphecilik, tepkisellik ve saldırganlık
geliştirmesine yol açabilir. Korkan korkutur, kendi temelleri yıkılan ise yıkıcı olur; genel kuraldır bu. Yani, önümüzdeki dönemde insanoğlunun huyu biraz daha değişebilir (‘bozulabilir’ mi desek?).
Bunun yanısıra, Amerika’daki terör olayının bir başka etkisi de mümkün; o da, ‘sahte cennetin çöküşü’ fenomeni. Dünyanın dört bir yanındaki insanlar için ABD artık tatlı bir rüya, bir ütopya olmaktan çıkacaktır muhtemelen. Bugüne dek Amerika demek, bolluk, özgürlük, hoşgörü, demokrasi, huzur ve fırsatlar ülkesi demekti. Yeryüzü cennetiydi sanki. Başı sıkışan oraya sığınıyor, hayatından memnun olmayan oraya yerleşme hayalleri kuruyordu. Gazetelerimizde bile—ki lâfa gelince çok milliyetçidirler—sayfalarca “Nasıl ABD vatandaşı olunur?” dersleri verilmekteydi. Hatta kimi ‘İslâmcı’ların bile örnek ülke olarak gördükleri Amerikan cennetinin sahte olduğu açığa çıkıyor artık.
Üstüne, eğer ABD paranoid bir içe çekilme yaşar, dış dünyaya kapılarını kapar, içeride de özgürlükleri kısıp hele yabancı kökenlilere şüpheyle bakmaya başlarsa, ‘rüya ülke’ imajının çöküşü daha da hızlanabilir.
Amerikan rüyasının sona ermesi ise, tüm insanlığa bir ölçüde hayal kırıklığı yaşatacaktır diye düşünüyorum. Oraya gitmese bile gidebileceğini düşünerek avunan; ya da ‘diinya berbat’ yorumlarına ‘Amerika iyi ama’ cevabını veren; ‘Hiçbir şey düzelmiyor.’ diyenlere ‘Ama onlar bu işi beceriyor.’ diyen insanlar, bu olaydan en azından bilinçaltında etkilenecektir.
Ama bu hayal kırıklığı uzun vadede Bediüzzaman’ın İkinci Dünya Savaşı sebebiyle anlattığı gibi “aşığı olduğu dünya hayatının aldatıcı ve çirkin yüzünün görünmesi ile, insanoğluna ebedî bir cenneti arattıracaktır” sonunda. Bu temelleri zayıf huzursuz dünyanın insanoğlunun ebedî arzularını tatmin edecek bir yer olmadığı belli olunca, yaratılış icabı sonsuz bir mutluluğu isteyen insanlık, aradığı müjdeyi Kur’ân’da bulacaktır.
İSLÂM ÂLEMİNDEKİ ETKİLERİ
Ama bu müjdeyi haber verecek, insanlığa ebedî cennetin yolunu gösterecek olan Müslümanların işi de hayli zor bundan sonra. Eylemin—ve sonrasında oluşturulan havanın—Müslümanlar üzerindeki etkilerine bakınca, “Acaba bu olayın ardındakiler, İslâm’ın dünyadaki gelişmesini önlemek mi istiyorlar?” diye sormak bile mümkün. Bu olayla hiçbir ilgisi olmayan, zulme ve teröre—inançları gereği—kesinlikle karşı olan dünya Müslümanlarının, bu psikolojik savaş ortamında bir süre tedirgin ve suskun bir döneme gireceklerini tahmin etmek zor değil. İslâm, değil masumları, kişinin kendisini bile öldürmesine izin vermediği halde, bu eylemin Müslümanların üzerinde kalmış olması şimdi hepimizi garip bir suçluluk hissiyle rahatsız edecektir muhtemelen.
Vaktiyle Uğur Mumcu’nun öldürülmesi sonrası ülkemizde oluşan havayı hatırlayın. Sevgili dostum Kemal Sayar bile, “Bu olayı onaylamıyorum ama, neden sanki ben yapmışım gibi bir utanma hissediyorum ki?” diye yazmıştı hepimizin adına.
İletişim imkânlarını doğru ve çabuk bilgilenme için değil de hedef saptırmak ve psikolojik savaş için kullanan kimi odaklar kısa vadede istediklerine ulaşacak gibiler. Bundan sonra bir süre tüm dünyadaki Müslümanlar tebliğ amaçlı sohbetlerinin en az yarısını bu çamurun izini temizlemeye ayıracaklar maalesef. Batı dünyasında en hızlı yayılan dinin önünü kesmek için bundan daha etkili bir yol bulunamazdı.
Üstelik, olay sonrası Müslümanlara karşı gerek bireysel gerek devlet düzeyinde olacak muhtemel saldırılar İslâm âlemindeki kimi asabi ruhlarda bir öfke ve misilleme duygusu uyandırabilir de. Bu ise o İslâm düşmanlarının ekmeğine yağ sürmek olacaktır.
Bu psikolojik savaştan kurtulmanın, tedirginlik çukurlarına ve tahrik tuzaklarına düşmemenin çaresi ise, önce bizim kendi içimizde ciddi bir muhasebe yapmamızdır. Çuvaldızı başkasına batırmadan önce iğneyi kendimize dokundurmalıyız biraz. Nasıl bir İslâm, nasıl bir hizmet? Global köyün ‘zımmîleri’ne söylenecek dinlenir sözümüz, gösterecek örnek hâlimiz var mı acaba? Varsa kolay. Kendimizi ifade eder, görevimizi yapar, huzurun yanında sonuç da buluruz inşaallah. Ama yoksa? O zaman—elden başka bir şey gelmediği için—içimizde bir köşede patlamalardan ve kurşunlardan rengine ve hedefine göre zevk alabilen kuytular kalabilir. O takdirde kendimizi de, dinimizi de savunmamız çok zordur.
Bediüzzaman’m dediği gibi, “Biz İslâm’a yakışır doğruluğu ve doğru İslâm’ı gösterebilsek, yeryüzünün kıt’aları bile Müslüman olur.”
TERÖRİST BOYUTU
Üzerinde çok konuşulduğu için artık hepimiz biliyoruz ki, teröristler genellikle kendini gerçekleştirme, ideallerine ulaşma şansı bulamamış, ezilmiş ve yoksul kesimlerden çıkar. Meselâ ülkemizde anarşist aşırı sol düşünceyi savunanlar arasında lüks semtlerde yasayanlar çoklukla bulunduğu halde, ölümüne açlık grevi yapan veya saldırılara ve intihar eylemlerine karışan teröristlerin hemen hepsinin kenar mahallelerden olması tesadüf değildir. Onların kaybedecek bir şeyi yok, öfkesi ise çoktur doğal olarak.
Ezilerek ve korkuyla yaşayanlar, intikamlarını ezerek ve korkutarak alırlar çoğunlukla.
Günümüzün acımasız dünya düzeninde ‘medeni’lerce sömürülen, hor görülen, kendine bir yer bulamayan, ideallerine geçit verilmeyen, savunduğu fikirler baskı altında tutulan insanların birikmiş nefretinin isyana dönüşmesini nasıl engelleyebilirsiniz ki? Hele aynı düzen din ve vicdan duygularını da zayıflatmışsa, sosyal patlamaları ve terörü önlemek için değil telefondan veya uzaydan izlemek, herkesin başına bir jandarma dikmek bile yetmeyebilir. Ahirzamanda çıkacağı hadislerle haber verilen Ye’cüc ve Me’cüc, din ve ahlâk setlerinin yıkılmasından fırsat bularak tüm dünyada fesat çıkaracak, bozgunculuk; yapacak, kentleri yakıp yıkarak harabe hâline getirecek diye okumuyor muyuz? Terör, maalesef yakın gelecekte dünya için çok önemli bir problem olacak gibi.
Burada aklıma, geleceğin dünyasını anlatan birçok Hollywood filmine senaryo temeli olmuş bir konu geliyor: Çok güçlü, gelişmiş ama despot ve acımasız bir süper güç hükmetmektedir yeryüzünde. Ona karşı ise yeraltında gerilla yöntemleriyle savaşan ve ileri teknolojiyi korsanca kullanan direnişçiler vardır. Bazen bu teröristler Ortadoğu kökenlidirler; ama belirli, net bir idealleri bile yoktur sıklıkla. Tek bir duygu hâkim gibidir: kendilerini ezen düzene başkaldırmak. Yeni çağ bu senaryoların gerçekleştiği bir sahne mi olacak acaba?
Peki “Medeniyetle terör arasındaki mücadelenin sonucu ne olur?” derseniz, bu kez—komik de olsa—bir çizgi filme atıf yapmam lâzım: Tom ve Jerry. Bilirsiniz, Tom yerleşik düzenin savunucusu, evin güçlü kedisidir ve refah içinde yaşamaktadır. Jerry ise kendine küçük bir kovuk ve iki dilim peynir bulmaya çalışan gariban bir faredir. Tom, evdeki hâkimiyetinin ve rahatının devamı—bazen de sırf keyfi—için Jerry’yi kovalar, öldürmeye çalışır hep. Görünüşe bakarsanız bu mücadeleyi Tom’un kazanması beklenir. Ama öyle olmaz. Jerry’nin önemli avantajları vardır zira. Meselâ Tom kovalamaca esnasında avizelerin kırılmasını, masanın devrilmesini, evin dağılmasını da önlemek zorundadır. Evdekilere rezil olma riski vardır çünkü. Jerry’nin ise umurunda değildir bunlar, hatta işine bile gelir. Nasılsa kendisinin değildir kırılıp dökülenler. Jerry’nin kaybedecek hiçbir şeyi yoktur yani. İşte o yüzden de pervasız ve korkusuzdur. Ve zaten tahrip, tamirden kolaydır. Sonuçta eğer barışıp refahı paylaşmazlarsa—çözümün püf noktası budur, hep Jerry kazanır kovalamacayı.
Karamsar bir benzetme mi dersiniz? Bence değil. Globalleşen dünyada, bir yandan sömürü ve baskılar artar ve gelir dağılımındaki uçurum derinleşirken, diğer yandan yaygın iletişim araçları ezilenlerin imrenme, kıskanma ve öfkelerini tahrik ederken; ve bu arada çok tehlikeli kimyasal, biyolojik ve nükleer silahlara erişmek de artık hayli kolay hâle gelmişken, bence dünyanın yakın geleceğinde terörle birlikte yaşamaya hazır olmalıyız.
“Bütün gayretim asayişi muhafaza içindir. Risale-i Nur asayişi temin için kalblerde bir yasakçı bırakıyor.” diyen, bunlar yapılmadığı takdirde çıkacak anarşi ve terörün ancak mutlak bir despotizmle önlenebileceğini öngören Bediüzzaman’ı artık daha iyi anlamak ve anlatmak zorundayız.
SONUÇ
Aslında hayli umursamaz ve geniş gönüllü bir insanımdır. Ama son üç-dört yıldır arkadaş çevremde ‘felâket tellalı’ yakıştırması yapılıyor bana. Sebep, “Bu gidişin sonu iyi değil.” demem. Bu düşüncemin sebebi ise—Bediüzzaman’ın Emirdağ Lâhikası’nda yaptığı tesbitle—yüzde doksanı nefs-i emmarenin peşine düşmüş bir toplumu—ve dünyayı—pek de iyi şeylerin beklemediğini düşünmem. Mezarlıklarında fuhuş yapılan, adım başı kiralık katil bulunabilen bir ülkenin çok güzel şeyler hak ettiğini mi düşünüyorsunuz yoksa? Oysa önce Gölcük depremi ve İstanbul depremi korkusu, ardından da ekonomik kriz ve yokluk, benim gibi düşünen ve hissedenleri haklı çıkardı maalesef. Ve iki yıldır takıldım o âyete: “Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da canlardan ve mallardan eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere mükâfatımı müjdele.” (Bakara, 155)
İçiniz mi karardı? Neden âyetin son cümlesini tekrar okumuyorsunuz?
