AHLÂK-I İLÂHİYE
“Kur’an ahlâkı”
“O halde (Habibim) sen yüzünü bir muvahhid olarak dine yönelt. Allah’ın insanları yaratmasında esas aldığı o fıtrata uygun hareket et.”
(Rum Suresi, 30)
Ahlâk, “hulk” kelimesinin çoğulu; huy, tabiat, mizaç, seciye gibi mânâlara geliyor. İnsanın fıtratıyla, yaratılışıyla yakın alâkası var.
Şems Suresi’nde bazı mahlûkata kasem edilir, bunlardan birisi de nefis’tir. Yedinci ve sekizince âyetlerde, “nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene” kasem edilmektedir. Bu âyet-i kerime, “her çocuğun İslâm fıtratı üzere doğduğunu” haber veren peygamber kelâmıyla birlikte düşünüldüğünde şöyle bir hakikat ortaya çıkar: Demek ki, insanın fıtratı iyice dikkate alınabilse güzel ahlâkın kaynağına da inilmiş olacak. İnsanın bedeni ilâhî bir sanat olduğu gibi, istidadı ve tabiatı da Hakk’ın tanzim ve takdiriyledir; o da ilâhîdir.
Buna göre, lügat mânâsından hareketle, ilâhî ahlâk denilince insanın yaratılışında mevcut olan bu kabiliyetlerin yerli yerince kullanılması akla gelir. Ahlâksızlıkların tümünde fıtratın bozulması ve yanlış kullanılması söz konusu.
İnsanın fıtratında iman vardır. Zira insan basit bir masanın bile kendi kendine yapılıp çatılamayacağını bilecek güçtedir. Putperestler bile kendilerini birinin yarattığını bilmişler, ama onu doğru tanıyamamışlar ve tabiatlarındaki ibadet etme ihtiyaçlarını yanlış olarak cansız cisimlerle tatmin etmeye çalışmışlar.
•••
Üstat Bediüzzaman hazretleri, “Sizden biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” meâlindeki âyet-i kerimeyi (Hucurât Suresi, 12) tefsir ederken, “Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde, bir kardeşinize karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapıyorsunuz?” buyurur. Demek ki, gıybet insan fıtratına zıt. Hiçbir insanın gıybet edilmekten hoşlanmaması bunun en açık delili değil mi?
Ve insanın fıtratında insan eti yemeğe karşı bir iştiyak yoktur; hele bu et, ölü insan eti olursa.
Yalan söylemenin zorluğu, doğru söylemenin ise rahatlığı, yalanın yasak, doğrunun sevap olduğuna fıtratın şehadetidir.
Kıskanma duygusunun insanın yaratılışına konulması da namus mefhumunun fıtrî olduğunu ders verir bize.
Borç para istediğimiz bir dostumuzun, alacağını fazlasıyla geri istemesinden rahatsız olmamız, faizin haram oluşuna fıtratın şehadetidir.
Misâller çoğaltılabilir.
Demek ki, insanın yaratılışı güzel ahlâk üzere. Ancak, insan tabiatına yerleştirilmiş bulunan bütün bu özelliklerin mecralarını bularak tekâmül etmeleri gerekiyor. Bu tekâmülün esasları, ilâhî kitaplarda konulmuş ve Peygamberlerce (as) insanlık âlemine tebliğ edilmiştir. “Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” hâdis-i şerifinin bir mânâsı da bu olsa gerek.
•••
Nur Külliyatında güzelce tespit ve izah edildiği gibi insandaki ”kuvve-i şeheviye”, “kuvve-i gadabiye” ve “kuvve-i akliye”ye yaratılıştan bir sınır çizilmemiş.
Şehvet duygusu, insanoğlunun her çeşit arzu ve heveslerine kavuşma iştiyakı. Bu kuvvenin sonu yok.
“Kişinin iki sahra dolusu koyunu olsa, bir üçüncüsünü ister.” Hadis-i Şerif
Gazap kuvvesi de öyle. O da doymak bilmiyor.
Akıl kuvvesi de bir bakıma sonsuz. Kıyamet kopmasa, kim bilir beşer aklı daha ne gibi fennî keşifler, teknik harikalar koyacak ortaya. Halbuki ilk arı ne biliyorduysa bugünkü de aynı şeyleri biliyor.
İnsandaki bu üç kuvveye yaratılıştan bir sınır konulmaması, imtihan sırrıyla alâkalı.
İşte, fıtratın çizmediği bu hudutları ilâhî kitaplar çizmiş ve Hak elçileri insanlığa tâlim etmişler.
Bu yönüyle “güzel ahlâk”, söz konusu kuvveleri Hakkın çizdiği sınırlar içinde çalıştırmak demektir.
Cenâb-ı Hakk’ın bizden istediği ahlâk da peygamber terbiyesinden geçen bu üstün ahlâktır. Bu ahlâk, hâdis-i şerifte “ahlâk-ı ilâhiye” şeklinde ifadesini bulur.
•••
Ahlâk-ı İlâhiye:
Beşer aklının mahsûlü olan her türlü insanî ahlâk telâkkilerinin çok ötesinde, ilâhî ahlâk.
İnsanı hayvandan çok aşağılara düşüren şeytanî vesveselerden pak ve temiz olan Rahmani ahlâk.
Felsefî ekollerin sergiledikleri değişik ve birbirine zıt anlayışların pek yücesinde Kur’anî ahlâk.
Kâinat kitabıyla insan bedeni arasındaki yakın ilginin bir başkası da Kur’an ile insan ruhu arasında mevcut. İnsanın kalp ve ruh âlemi ancak Kur’an ile tatmin olur, onunla beslenir ve onun sayesinde büyür, tekâmül eder. Zira Kur’an, insanı yaratan Zatın onun fıtratına uygun bir terbiye ve irşat kitabıdır. O halde, ahlâk-ı ilâhiye denilince Kur’an ahlâkı akla gelmeli; Allah Resulünün (asm) o berrak ve nuranî hayatıyla en güzel şekilde temsil ettiği örnek ahlâk modeli anlaşılmalı.
“O hevadan (kendi arzusuna göre) söylemiyor. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.” (Necm Suresi, 3-4) mealindeki âyeti kerime, o Hak elçisinin ahlâkı için de geçerlidir. Onun ruh dünyası ve kalp âlemi ilâhî bir terbiye ile insanlık âlemine eşsiz bir model olarak hazırlanmış.
İşte, ahlâk-ı ilâhiye, kâmil mânâsıyla Allah Resulünün (asm) ruhunda temessül eden bu ilâhî takdir ve tanzimdir.
“Rabbim beni terbiye etti ve en güzel bir şekilde edeplendirdi.” Hadis-i Şerif
Bir başka hâdis-i şerifte, “Allah’ın ve Resulünün ahlâkı ile ahlâklanınız.” buyrulur.
Bu hâdis-i şerif bana bir âyet-i kerimeyi hatırlattı. Âyette, herhangi bir konuda tereddüde düştüğümüz zaman Allah ve Resulüne sormamız emir ve tavsiye ediliyordu. Tefsir âlimleri, Allah’a ve Resulüne sormayı, kitap ve sünnete müracaat etme şeklinde izah etmişler. Bu tefsirin ışığında, Allah ve Resulünün ahlâkı denilince de Kur’an ve Hadis ile tarif edilen rahmanı ahlâkı anlamak gerek.
Bu ahlâk, Nur Külliyatında, “Cenâb-ı Hakka mütezellilâne teveccüh edip acz, fakr, kusurunuzu bilip dergâhına abd” olma (Sözler) şeklinde izah edilir. Ve devamında felsefecilerin bu ahlâkı, “Vâcib-ül- Vücud’a benzemeye çalışınız.” gibi çok yanlış bir tarzda yorumladıklarına dikkat çekilerek bu batıl düşüncenin tenkidi yapılır.
Üstadın mahlûkat hakkında kullandığı “kelimât-ı kudret” ve “mektûbât-ı Rabbaniye” gibi tâbirlerden hareketle, felsefecilerin sapık anlayışlarına şöyle bir göz atalım:
Yazı ve kâtip... Birisi, diğerinin eseri. Böyle olunca yazı, kâtibine nasıl benzeyebilir, yahut nasıl olur da ona benzemeye çalışabilir? Gerçek bu iken, mahlûkun halikına benzemesinden söz etmek niçin!?..
Son derece âciz olan insanın sonsuz kudret sahibine benzemek istemesi de ne demek!?..
Dünyaya sonradan gelen ve bir süre sonra göçüp giden insanoğlunun, Kadîm ve Bâki olan halikına benzemeyi hayalinden geçirmesi bile bir ruh hastalığı değil mi?
Şu var ki, Cenâb-ı Hak, kullarını cemalî isimlerinin tecellisine mazhar olmaya teşvik ediyor. Allah Rahîm’dir, merhametlileri sever. Allah Kerim’dir, cömertleri, ikram edenleri sever. Allah Gaffar’dır, affedenleri sever.
Allah’ın bu gibi cemalî isimlerine mazhar olmaya çalışmakla, Vacib-ül-Vücud’a benzemeğe çalışmak çok farklı şeyler.
