İKTİRAN
“Yaklaşmak. Yakın olmak. Ulaşmak.”
“İki şeyin beraberce gelmesi.”
Görme, bilgi edinme yollarından sadece birisi. Bu duygu, akılla desteklenmez ve kalpten medet almazsa insanı aldatabilir.
Meyveyi daldan koparırız. Bu her zaman böyle olagelmiştir. Dal ile meyve arasında mukarenet yani yakınlık vardır. Bu hadiseye gaflet nazarıyla ve üstünkörü bakan bir insan, o İlâhî mucizeyi ağacın yaptığını sanabilir. Suyu ve toprağı ağaç yapan bir kudretin, o ağaçtan da meyveler çıkardığını düşünmek istemez. Meyvenin ifade ettiği ince mânâların ağaçla bir ilgisi olmadığını da anlamaya yanaşmaz.
Meselâ, o meyve insana fizik olarak takdim edilmiş; ağacın ise bundan haberi bile yok.
Onun tadı, kokusu, rengi insana göre ve insan için verilmiş; ağaç bundan da habersiz.
İnsanoğlu o meyveyi yemekle bir şükür imtihanı geçiriyor ve o meyveden ileride cennet nimetleri, yahut cehennem azabı çıkacaktır. Ağaç bunu anlamanın çok ötelerinde.
Demek oluyor ki, ağaç bu haliyle, bir kağıttan farksız; üzerine yazılan hikmetli sözlerden hiç mi hiç haberi yok. O ilim ve sanat yüklü yazıyı okuyanlar, kağıdı hiç dikkate almazlar bile. Bütün nazarlarını yazıya ve yazara hasrederler. Ama gel gör ki, yazı ile kağıt arasındaki bu yakınlığa aldanarak, yazıyı kağıdın yazdığını iddia edecek kadar bir düşünce sefaletine düşenler de çıkabilir.
İşte bu adamlar, iktiranı yanlış değerlendiren gafillerdir.
Böyle birisi, meyveyi dalından koparırken, ne kadar harika bir sahne sergilediğinin farkında değildir.
Ağacın gövdesinden büyükçe bir dal uzanmış, ondan yine bir başka dal çıkıvermiş ve bu ikinci dala meyveler takılmış. Bunun bir benzeri de meyveyi koparan adamda sergilenmiş. Gövdeden kol uzanmış, koldan el çıkıvermiş ve bu el beş parmağının marifetiyle o meyveyi tutmayı ve koparmayı başarmış.
Bu asırlarca böyle olagelmiş ve böyle de gidecektir. Ama insanın kolu her devirde gövdesinden çıkmış diye insanoğlu “kolumu gövdem yaptı” diyebilir mi? Aynı şekilde, eli koluna bağlı diye, “elimin ustası kolumdur” hükmüne varabilir mi?
İşte bu büyük hata Nur Külliyatında, şöylece aklımıza sunulur:
“Esbab-ı zahiriyeyi perestiş edenleri aldatan; iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki, “İktiran” tabir edilir, birbirine illet zannetmeleridir. Hem bir şeyin ademi, bir nimetin madum olmasına illet olduğundan, tevehhüm eder ki: O şeyin vücudu dahi, o nimetin vücuduna illettir.” (Lem’alar)
Adem, yokluk manasına geliyor, madum ise yoklukta kalan, varlık sahasına çıkamayan...
İkinci cümledeki mesajı şöyle ifade edebiliriz: Bir şeyin olmayışı, bir nimetin yoklukta kalmasına sebep olduğundan, her şeyi sebeplerin yaptığını sanan bir gafil, o nimeti de o şeyin icat ettiğini zanneder.
Konunun devamında, bu mânâyı açıklamak üzere, harika bir misal verilir. Bir bahçıvandan söz edilir. Bu adam bahçeyi sulamayı ihmal etmekle bütün sebzelerin yok olmalarına sebep olmuştur. Gafil insan bunu kendisine delil tutarak der ki: Bütün sebzeleri yapan sudur. Çünkü o kesilince hepsi kurudu ve mahvoldular.
İşte bu adam iktiranı illetle karıştırmıştır.
Günlük hayatımızda bunun binlerce misaliyle karşı karşıya değil miyiz?
Veznedar işe gelmeyince kasa açılamıyor ve para verilemiyor. Ama kimse de kalkıp, paraların gerçek sahibinin veznedar olduğu vehmine kapılmıyor.
Ağaçların çiçek açma zamanındaki bir günlük soğuk hava, bütün çiçekleri mahvediyor ve meyvelerin yokluğuna sebep oluyor. Artık o sene ağaçlardan meyve alamıyoruz. Ama kimse demiyor ki, meyveleri yapan sıcak havadır; çünkü o olmayınca meyvesiz kalıyoruz.
Aynı şekilde, evlilik olmayınca da çocuk dünyaya gelmiyor, ama hiçbir ebeveynden, “şu çocuğun organlarını biz taktık, ruhunu biz getirdik” yollu saçmalıklar işitmiyoruz.
Yine ağaç misalimize dönerek şöyle bir düşünelim:
İnsanlar yedikleri meyveler için ağaçlara niçin minnettar olmuyorlar ve onlara teşekkür etmiyorlar?
Çünkü, akıl ve vicdanları buna müsaade etmiyor!
İşin tuhaf tarafı, aynı insanlar o meyveyi kimin yarattığı konusunda da bir şey söylemiyor, düşünmeden yaşamayı tercih ediyorlar.
İnsan ister istemez soruyor?
“Bu çelişkiyi nasıl oluyor da içlerine sindirebiliyorlar?” diye.
Bu sorunun cevabı şu olsa gerek: Sorumsuzca yaşamayı prensip edinen bu adamlar, ciddi bir tefekkürün kendilerini sorumluluk sahasına iteceğinden korkuyorlar. Çünkü, tefekkür onları şükre götürecek, ibadete yaklaştıracak ve sefahatten uzak kılacaktır.
Şükür ve ibadet vazifesi bu gafil ve asi insanlara ağır geliyor. Çareyi, düşünmemekte, sebeplere sarılmakta ve nimetleri onlardan bilmekte buluyorlar.
Vicdanlarının derinden derine yaptığı bunca ikaza ve itiraza rağmen...
