Bir sırlar denizinde yaşadığımız bu âlemde insanı en fazla hayrette bırakan konulardan birisi de, şüphesiz “zamanın” ortaya koyduğu gerçeklerdir. İlmin baş döndürücü gelişmeler kaydettiği asrımızda bizleri ihtiyarlatan ve mezara doğru sürükleyen zaman denen bu “etkinin” fizikî anlamda da bazı gerçeklerine ulaşmış bulunuyoruz.
Zamanı çoğumuz, adına ömür dediğimiz doğumdan ölüme kadar geçen ve bir nabız gibi atan “anların” arka arkaya dizilmesi ve hatta onu saat ve takvim cinsinden bir şey olarak anlamaktadır. Onun harekete renk kattığını, onsuz “yarın”, “dün” ve “şimdi” kesitleri içinde bir mekânın söz konusu olmadığını da kolayca fark edebiliriz. Kâinat denen büyük kitabın âyetleri hükmündeki “bilimsel gerçekleri” fenler yoluyla dolaylı olarak keşfeden bilim adamları, bize eşyanın nasıl olduğu ve yapısı konusunda bilgiler ortaya koyuyor. Bir de kâinatı doğrudan keşfeden ve Kur’an’ın hakikat deryasından eşyanın sır ve yaratılış gayelerine vâkıf olan âlimler var. Bu çerçevede Bediüzzaman’a ait şu ifadeler, zamanın fonksiyon, mahiyet ve mânâsını ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir:
“Zaman bir ip bir şerittir ki hâdiseler ona takılmıştır.” Olayları ekranize eden bir film şeridi olarak zaman, “(çünkü) hareketin bir rengi, bir levni yahut bir şeridi hükmünde olduğundan, harekatta câri olan bir hüküm, zamanda dahi câridir.” Kâinatta cereyan eden bir muazzam nehir gibi akıp giden zamanın gerçeği “Levh-i Mahv-İsbat”taki kitabet-i kudretin sahifesi ve mürekkebi hükmündedir.”
Maddî varlığı olan şeylere kolayca izah ve yorum getirebilirken, soyut olanları anlaşılır kılmak kolay değildir. Zamanın da mekanda sabit bir yerini göremediğimize göre o bir fizik ötesi mâhiyet olarak kendini ortaya koyuyor.
Zamanı Anlamaya Götüren Çalışmalar
Zamanın mesafeler gibi bir mekân çizgisi olduğunun tespiti, ta 12. asra kadar uzanır. Bu gerçeği ilk tesbit eden kişi, Cebir ilminin kurucusu Cabir’dir.
Bildiğimiz gibi âlemde bazı şeyler mutlak değer taşırken, bazıları ise izafîdir, görecedir. Büyük-küçük, kısa-uzun, acı-tatlı ve hızlı-yavaş gibi şeyler izafî hakikatlardır. Varlıklar, Isaac Newton’la birlikte iki kategoride ve bilimsel anlamda ele alınmaya başlandı.
Newton’un ardından Michelson ve Morley adlı ilim adamları “Esir” adı verilen ortamı araştırdılar. Işık hızının ölçümüyle ilgili bir dizi deneyle uğraştılar.
Bunlar, “ışık hızının değişik” olduğunu düşünüyorlardı. Bu çalışmalar sonucunda, ışığın her yönde sabit ve değişmez bir değere, yani saniyede 300 bin km hıza sahip olduğu ortaya çıktı. Bu, Newton’un aradığı sabitti ama ne var ki Newton hayatta değildi. Newton’la birlikte fizik dünyada bir dizi İlâhî kanunun keşfi başarılmış ve böylece tabiattaki hareket ve kuvvetin de başıboş olmadığı, belli kanunlara tâbi olduğu, bir amaç ve hedef doğrultusunda yönetildiği daha iyi anlaşılmaya başlanmıştı.
Newton zamanında ışığın değişmez bir hızla hareket ettiği bilinmiyordu. Işık sabit bir hıza sahip olduğuna göre artık her hareket ışık hızına göre değerlendirilebilir veya ölçülebilirdi. Aynı şey, zaman için de geçerli idi. Çünkü, zamanı ölçebilecek bir dayanak bulunmuştu artık. Işığın sabit bir hızda olması fırsatını yakalayan Einstein aradığını ele geçirmiş oluyordu.
Evrenin devasa boyutlarda soyut bir yapı arzettiğini burada belirtmiş olalım. Bu gerçeğin Alman bilim adamı meşhur matematikçi Gauss tarafından ele alındığını görüyoruz. Gauss’un öğrencisi olan Riemann adlı bilim adamı Soyut Evren’in nasıl bir yapı arzettiğini modellerle anlatmayı bir ölçüde başarmıştır.
Riemann’ın soyut mekan boyutlarının zamana uygulanmasını, Avusturyalı Hermann Minkowski yapmıştır. Matematikte hayalî sayılar dediğimiz “soyut ya da kompleks, karmaşık” sayılardan olan ⎷-l’i kullanan Minkowski, zamanın yeni ve dördüncü bir boyut olduğunu matematiksel olarak da ortaya koydu. Minkowski’nin, Einstein’in lisedeki matematik öğretmeni olduğunu burada hatırlatalım.
Uzay kavramını Riemann’dan zaman kavramını da Lorenz ve Minkowski’den derleyen Einstein, bunları uzlaştırarak Relativite Teorisini ortaya koymuştur.
Âlemdeki bütün hâdiseler, bu değişmez ışık hızına göre ölçüldüğü için, teorinin adı “izafiyet” olarak açıklandı.
Uzay ve zaman boyutlarını birbirine dönüştürmek yerine bir arada düşünmek fikrinden yola çıkan Einstein, evren denilen ortamın bir uzay-zaman örgüsü olduğunu ortaya koydu. Neticede Einstein’in “uzay-zaman” dört boyutlusu ortaya çıkıverdi.
Lorenz’in dönüşüm formülleri, bugün zamanı mekâna bağlayan asıl Relativite formülleridir. Zaman ve mekan bütünlüğünü, Einstein’in öğretmeni Hermann Minkowski gösterdi ve soyut boyut olan zamanı buldu. Minkowski, evrenin dört boyutlu olduğunu, zamanın doğrusal bir sürekliliğe sahip bulunduğunu, geçmiş, şimdi ve geleceğin insan zihni tarafından ortaya konulduğunu açıklıyordu. Bu durumda, şuur dediğimiz insan idraki beşinci boyut olarak talep edildi. Buna göre şuur, bir mekân çizgisini izleyerek idrak edilen zaman diliminin bir gözlemcisidir. Evrenin esasını zihin-akıl-şuur dediğimiz beşinci bir boyut belirler, kavrar ve karar verir. (Devam Edecek)
