TR EN

Dil Seçin

Ara

Ramazan: Zamanın Dirilmesi

Kimin hikâyesi olur? Geride bıraktığı zamanın içine doluşmuş onlarca acı ve coşkuya sahip insanın mı, yoksa olaysız, hiçbir şeysiz, öylesine geçmiş bir zamanın sahibi birinin mi? Biz bir sürü badire atlatarak yanı başımıza kadar sokulmuş birinden hayata ışık düşüren sözler dinleriz. Dertsiz, tasasız bir ömür geçirmiş düz birinden ise yaraya merhem tek bir söz duyamayız. İkisi de aynı uzunlukta bir hayat geçirmiş olabilirler, ancak birisi karşılaştığı ve yaşadıklarıyla hızı düşmüş ve akışı genişlemiş bir zamana sahip olmuşken, diğeri, inişsiz çıkışsız düz bir hattın hızlı ve rahat akışında gelmiştir. Zor bir yoldan gelen daha zor ve yoğun yaşamış, hep düzlükte geçen bir hayatın sahibi ise hiç yorulmamış, yorulmadığı için de derinleşmemiştir. Zor ve yoğun hayatın sahibine göre geçmiş zaman uzunken, düz ve rahat hayatın sahibine göre bu süre kısadır.

Hiç şüphesiz bunun sebebi, geçen zamanın ‘değer’li kılınışıyla veya kılınmayışıyla ilgilidir. İnsan yaşadığı ‘an’ı fark edip değerlendirir veya hiç de farkına varmayıp onu sadece tüketir. ‘An’ın içine ya bir şey doldurursunuz ya da onu dolu kabul edip içini boşaltırsınız. Şunu çok iyi biliyoruz: ‘An’ı derinliğince hissederek yaşayan, her bir ‘an’ın kendisine bir şeyler taşıdığını bilerek yoluna devam edenlerin canları sıkılmaz, olsa olsa can ağrıları olur. Can ağrılarına yabancı, ‘an’ın keyfini sürmek için bir yığın uğraşın kuyruğuna takılanlar eninde sonunda hiçbir şeyle tatmin olmaz, gidip bungun bir can sıkıntısının içine otururlar. Can sıkıntısı denen şey gelip kendilerini bulur, çünkü onlar için zaman sürgit ‘aynı’lıkta akar. Bütün günler birbirine benzer yaşandığı için günlerin hepsi bir tek güne indirgenir. Bu tek örneklilik, hep aynılık onlarda zaman duygusunu uykuya yatırır. Uykudaki zaman duygusu bir süre sonra yiter, dolayısıyla sabah ve akşamların ve de mevsimlerin birbirinden farkı kalmaz. Oysa ‘can’ı diri ve uyanık tutan şey, gelip insana dokunan zamanın ve durumların farklılığıdır veya içine düşülen zamanı fark edecek uyanık bir iç göze sahip olmaktır.

Bugünlerde Thomas Mann’dan okuduğum Büyülü Dağ isimli romandan altını çizdiğim şu satırlar buraya kadar söylediklerimi özetlesin isterim:

“Zengin ve ilginç bir içeriğin saati ve hatta günü kısaltma ve hızlandırma gücü vardır. Böyle durumlarda zaman kanatlanır; daha geniş bir açıdan baktığımızda da, zamanın akışına genişlik, ağırlık ve daha somut bir biçim kazandırır. Böylece, rüzgârda savrulup giden o boş ve tüy hafifliğindeki acınası yıllara oranla, olay açısından zengin yıllar çok daha yavaş geçer. Can sıkıntısı denen şey, aslında, zamanın tekdüzeliğinin neden olduğu sağlıksız bir kısalmadır ve kesintisiz bir değişmezlik, geniş zaman alanlarını, kalbi korkudan öldürecek denli daraltır. Her gün öbürünün aynı ise, tüm günler bir güne indirgenir ve kusursuz bir tek türlülük en uzun ömrün bile, göz açıp kapayana dek geçmiş bir kısalıkta algılanmasına neden olur. Alışkanlık, zaman duygusu uykuya yatarsa ya da en azından renksizleşirse ortaya çıkar; ve insana gençlik yılları yavaş, daha sonraki yıllar ise gitgide hızlanarak akıp gidiyor gibi gelirse bu alışkanlık yüzündendir. Yeni alışkanlıklar edinmenin ya da eskilerini değiştirmenin, yaşamı korumak, zaman duygumuzu yoğunlaştırmak, zaman deneyimimizi yavaşlatmak ve böylece yaşam duygumuzu yenilemek için yapıldığını biliyoruz.”

Ramazan mevsiminden geçiyoruz. Üzerinde çok konuşulmuş bu mevsim; her bir günü sayılan, gününün her bir vakti başka türlü yaşanan ramazan neden insanı başka türlü bir havaya sokar? Büyülü Dağ romanını okurken, tuttuğum oruç ‘zaman’ı diri bir şey olarak bana hissettirirken bu sorunun cevabını düşündüm. Zihnime durgun bir göl görüntüsü düştü. Kendimi bu gölün kenarında, sırtımı bir kayaya dayamış buldum. Göl, ‘karıncanın su içtiği yer’ kıvamında kımıltısızca duruyor. Gölün kırışıksız bir çarşaf gibi duruyor oluşu, rengi, etrafını çevreleyen yeşillik, ortamın sessizliği bir süre beni oyalıyor. Aralıklarla içime düşüyor, düşüncelere dalıyor, sonra tekrar göle dönüyorum. Bir süre bu böyle devam ediyor. Ancak sonra sıkılıyorum; gölün görüntüsü, rengi, etrafındaki yeşillik, o derin sessizlik karşısında hissiz kalıyorum. Mekân ve zamandan düşüyorum. Tam bu sırada gölün yüzeyinde bazı kımıltılar beliriyor, bu kımıltılar bir süre sonra gölü hareketlendiriyor. Gölün yüzeyinde beliriveren, sıçrayışlar yapan balıklar görüyorum. Göl yeniden ilgimi çekiyor, hissizlikten sıyrılıveriyorum; zaman ve mekân içimde diriliveriyor, sıkıntım azalıyor. Kenarında durduğum göl ve kendisinde yaşanan şey beni düşündürtüyor, derinleşiyorum.

‘En mübarek’ Ramazanın dışındaki diğer ‘mübarek’ mevsim ve günler, kıyısında bir süre oyalandığım, ama sonra kendisinden düştüğüm göle benziyorlar. En mübarek ramazan günleri ise, karşımızda öylece duran gölün içinden başını çıkaran ve sıçrayışlarıyla gölü (zamanı) yeniden fark ettiren balıklar (sahur, oruç, iftar, teravih) oluyorlar. İnkâr edilmez bir gerçektir ki, kendisine doluşan her şeyiyle Ramazan günleri, akıp giden ve artık duyumsamadığımız zamana bir yerinden dokunarak hem onu uyandırıyor, hem de onu bize hissettiren taraflarımızı uyarıyorlar. Akşamla başlayan geceyi, gecenin içine saklanmış sahuru, sahurdan hemen sonra başlayan yeni günü, günün her bir saatini derinliğince hissetmeye başlıyoruz. Ramazan günlerinde zamanı, yüzümüze çarptığımız soğuk bir su gibi duyumsuyoruz. Kısa bir süre sonra gelip kapılarımızı çalacak ‘mübarek on bir aylar’ı da, bu ‘en mübarek’ ayda kazandığımız dirilikle yaşarsak, can sıkıntısı çekmeyiz, olsa olsa can ağrılarımız olur. Olsun! Can ağrısı iyidir; yeryüzüne alışmamışlığa, bir uyumsuz oluşa işarettir.