İbrahim’ce

160 Görüntülenme Eklenme Tarih: 06 Ocak 2021 14:09 Murat Akgün

 

İnsan olarak muzdarip olduğumuz en büyük hastalıklardan biri de ülfet ve alışkanlıklar olsa gerek. Çünkü ülfet ve alışkanlık öyle bir hastalıktır ki ömür boyu bir türlü kurtulamayız. 

Alışkanlık ve ülfet, bazı noktalar yönüyle rahmet olsa da, düşünce ve tefekkür dünyamız adına önümüzdeki en büyük engellerden biridir. Çünkü alışageldiğimiz birçok mesele, üstündeki ülfet perdesinden dolayı, içindeki nice hikmetleri ve nice dersleri bizlerden gizler. Fakat bir olaydan/meseleden kendi nefsimiz adına bir hisse almak istiyorsak eğer, öncelikli olarak olayların üzerindeki ülfet perdesini dikkatli bir nazarla yırtmamız gerekir.

İbrahim Peygamber’in hayatı da maalesef ki birçok hikmetler barındırmasına rağmen, ülfet sebebiyle hikmetlerini ıskaladığımız meselelerden biridir. Genel manada İbrahim Peygamber denince nakıs aklımıza sadece oğlu İsmail ile aralarında geçen kurban etme meselesi gelir. Ve bu kıssa üzerinden İbrahim Peygamberin ve oğlu İsmail’in Rabbin emrine teslimiyet noktasındaki rol-modellikleri anlatılır hep. 

Fakat İbrahim Peygamber’in hayatında örnek alınacak, hayata geçirilebilecek tek konu oğlu İsmail’i kurban etme meselesi değildir. Çünkü, İbrahim gibi ulülazm bir peygamberin hayatındaki hemen her safha, yaşadığı her olay ve Kur’an-ı Hakîm’de kendisinin anlatıldığı her ayet özünde nice hikmetler ve dersler barındırır. 

İlk olarak, arayıştır İbrahim. Rabbin ‘İkra’ emrine boyun eğerek, kainatı okuma ve kainattan Rabbini sormanın ve yaratılmışlarda Yaratıcıyı görebilmenin adıdır İbrahim. Bu yönüyle de İbrahim (as), teslimiyetten önce bir arayış ve tefekkür insanıdır. Ve tefekkür makamından teslimiyet makamına geçmiştir.

“Gece onu karanlığı ile örttüğü zaman (gökte) bir yıldız gördü (ve) haykırdı: ‘İşte benim Rabbim bu!’ Ama yıldız kaybolunca, ‘Ben batan şeyleri sevmem!’ diye söylendi.” (En’am suresi, 76)

İbrahim’in (as) daha elçilikle görevlendirilmeden önce kainatı okuyarak Rabbini araması ve bulduğu şeylerin kendisini tatmin etmemesi sonucu dile getirdiği “Lâ uhibbu-l afilîn.” sözü, günümüz insanının, çağdaşlık ve medeniyetin kendi elleriyle yapıp ettikleri ve sonunda yitip gidecek olan sahte tanrılarına/putlarına karşı takınması gereken duruşu ders verir.

Özellikle günümüzde görünen ve insanı Rabbinden ve Rabbani hakikatlerden uzaklaştırma adına önüne konulan, yaldızlı ve cafcaflı fakat arayış içerisindeki modern insanın derdine derman olamayan her sahtelik İbrahim’in yıldızları misali batacak ve asrın İbrahimleri tarafından “Lâ uhibbu-l afilîn” sözüne muhatap olacaktır.

İkinci olarak, terk etmenin adıdır İbrahim. Rabbi adına gerektiğinde en sevdiğini tek başına bir çölde koymaktır. Rab adına sevdiğinden feragat etmektir. 

“Ey Rabbimiz! Soyumdan bazılarını ekilebilir toprağı olmayan bir vadiye, Senin kutsal evinin yakınına yerleştirdim ki, ey Rabbimiz, salâtı devamlılık ve duyarlılık içinde yerine getirsinler; öyleyse, insanların kalplerini onlara doğru meylettir; ve onlara verimli, bereketli rızıklar bahşet ki şükretsinler.” (İbrahim/37)

Rivayetlere göre Hz. İbrahim hanımı Hacer ile oğlu İsmail’i Mekke’de bırakmış ve Hacer’in sorması üzerine de “Evet, bu Rabbimizin emridir.” cevabını vermiştir. Ve rivayetlere göre zemzem suyu bu terk edişin bir sonucu ortaya çıkmıştır.

İbrahim (as) en sevdiğini, sevdiklerini kendisine veren Rabbi için terk etmiştir. Bu fedakârlığına karşı da Muhammed (as) gibi bir meyve veren bir soyun babası olmakla nimetlendirilmiştir. 

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Medeniyetin tüketim çılgınlığıyla pohpohladığı, hakikate karşı görüş açısı azalmış insanların önüne koyduğu ve dev aynasında büyüttüğü ve ilahlaştırdığı, fakat sonunda zaman denen hükümdara yenik düşecek olan şımarık nefsine karşı İbrahimce bir edayla “Lâ uhibbu-l afilîn” diyerek bu yalancı putları elimizin tersiyle itme ve gerektiğinde bize sevimli gelen bazı durumlara karşı da yine İbrahimvarî bir şekilde “Bu, Rabbimin bana bir emridir” diyerek karşı koyma sorumluluğumuz vardır.

 

 


Site Diğer Yazılar