20 Yazı Prof. Dr. Osman Çakmak

Yazar Profili »

Pozitif Bilim ve İman

Ekim 2018, 502 495 Görüntülenme Eklenme Tarih: 02 Ekim 2018 00:59 Prof. Dr. Osman Çakmak

 

Son zamanlarda deizm daha çok tartışılıyor. Dini ve kültürel derslerin okullarda sayıca artırılmasına rağmen beklenen etkinin görülmemesi şaşırtıyor.

Kanaatimce bunda iki etken söz konusu: Birincisi, “bilgi aktarımı” yolu ile ne matematiği ne de ahlaki değerleri öğretebiliyorsunuz. ‘Bilginin’ zihinde çıktığı yolculukta ‘inanç’ halini alması, irfana dönüşmesi için bazı safhalardan geçmesi gerekiyor.

Çabaların sonuçsuz kalması, hâkim eğitim yapısının iflasının bir göstergesi oluyor. Şu an eğitimdeki mevcut sistem, söyleme-anlatma (bilgi aktarımı) metoduna dayalı. Bu ise, bilimsel ispat ve anlama-kavrama metotlarından uzak bir anlayış. Hatta mevcut sistemdeki şartlanma yolu ile tepkisel eğitim, istenmeyen yan ürünleri de beraberinde getiriyor.

 

NEREDE HATA YAPIYORUZ?

Ahlaki ve dini değerler, örnek görerek ve yaşayarak öğrenme yolu ile kavranabilir. Önce, bu gerçeğin altını çizelim.

Bizim yanlışımız şu: Bilimsel olgunun, bilgi-malûmat boyutu dışındaki asıl boyutlarını dikkate almayışımız. Halbuki bilginin bilgi ve bilim-ilim boyutu dışında o bilginin/o şeyin hakikat, hikmet ve fıtrat yönü var. Bilginin ‘bilimsel’ hale gelmesi, onun kullanılması ve üretilmesi, hayata bakan yönü ile ilgilidir. İlimden irfana giden yol böylece açılıyor.

Fen dersleri ve felsefe dersleri eskiden ‘hikmet’ adı ile verilirdi. Aynı kıvam ve üslupta fen derslerini tekrar hayata geçirmeliyiz. Fen derslerini seküler bilimin tanrılarının kürsüsü olmaktan kurtarmanın bir yolunun bu olduğunu düşünüyorum.

İmam-ı Gazalî’nin dünyasında astronomi ‘marifetullah’a bir vesile idi. Ve astronomisiz marifetin eksik olduğunu söylemişti. Kendisi astronomi üzerine kitap kaleme almıştı. Bugün okullara astronomi seçmeli ders olarak konuldu ama marifet vesilesi ve bilim ufku kazandıracak bir değer arzetmiyor. Hatta hikmetten yoksun bir şekilde bilgi yığını halinde; bilgilerin reçete gibi verildiği kitaplar, adeta öğrenciyi bilimden soğutmak için özel olarak hazırlanmış gibi duruyor. Bu durum diğer fen ders kitaplarında da söz konusu… Bunlar ilimden irfana giden yolu açmadığı gibi; tersine sebepleri, kanun ve maddeyi yaratıcı yerine koyan bir anlayışla kaleme alınmışlar.

 

BEDİÜZZAMAN’IN BİR ÇÖZÜM ÖNERİSİ

Bir yazıya baktığımızda dikkatimizi harflere ve kâğıda değil, harflerin birleşmesinden ortaya çıkan mânâlara yöneltiriz. Materyalizme ve ateizme alet edilen bilim ise, dikkatleri mânâya değil, harflere yöneltmektedir.

Yazılmış bir mektup gibi olan evrenin mânâsı, ilahi isimlerin yansıma ve tecellileridir; ve ‘bilimsel gerçekler’ de aslında Allah’ın ‘Hak’ ismine işaret eder.

Tüm doğru bilimlerin kaynağı Allah’ın ‘Hakîm’ ve ‘Alîm’ isimleridir. ‘Tevhid’ kâinatta iki başlılığa izin vermemektedir.

Felsefenin hikmetle bağının kurulması ve dolayısıyla varlığı bir bütün olarak görebilmek için bir metoda ihtiyaç bulunmaktadır. Bediüzzaman’ın “mânâ-yı harfî” (Allah’a yönelik anlam) yaklaşımı, felsefenin hikmetle, bilimin de metafizikle bağ kurabilmesi için en etkili bir metot olabilir.

Çünkü “mânâ-yı harfî,” olayları gerçek anlamıyla görmek; eşyaya ruhu ve  hakikî boyutları ile bakabilmektir. Bu amaçla da öncelikle yapılması gereken,  bilimin arka planda yeniden inşa edilmesi ile bilim varlık sahasında gelişirken, manevî boyutla irtibatı kurulmalıdır. Bu irtibat sayesinde maddî bilginin ötesine geçilecek ve evrene maddî-manevî bütüncül bakış ve kavrayış sağlanacaktır.

Varlığın hikmet, hakikat, fıtrat vd boyutları ile anlatıldığı yeni bir müfredat anlayışı gündeme getirilmelidir. Bu öneride fen dersleri konuları için örnek vermek gerekirse, tabiatta da gözlemlediğimiz yardımlaşma-paylaşma, hayat, diriltme, rızık ve beslenme, mükemmele gidiş, güzelleşme-süsleme, faaliyet, nizam, düzen, denge, adalet, terbiye, idare, tasarım, sanat, yaratılış, temizlik, iktisat-israfsızlık gibi konular ana müfredat konuları haline getirilecektir.

 

BİLİM-DİN ÇATIŞMASI BİR KANDIRMACADIR

Eğitim sistemimiz, köklerinden ve değerlerden uzak tutulurken, buna gerekçe olarak laiklik gösterilmişti. Bu gerekçeyi gösterenlerin samimi olmadığını ve bu konuda bizi nasıl yanılttıklarını isterseniz Batı’daki duruma bir göz atarak görelim. Konu bu noktaya gelmişken, bilimin Batı’daki öncülerinin konuya nasıl baktıklarına dikkat çekelim:

Batı’nın Yahudi-Hıristiyan ve Grek-Roma temelleri üzerine kurulu bir eğitim sistemine sahip olduğunu çoğumuz bilmeyiz. Örneğin Amerikan eğitim sistemi Yahudi-Hıristiyan ve Grek-Roma uygarlık fikri ve tecrübeleri üzerine bina edilmiştir. Eğer Neil Postman’ın, Building a Bridge to the Eighteenth Century (2000) adlı kitabını okuma zahmetinde bulunursak, burada bazı gerçekleri ayrıntıları ile görebiliriz.

Kitapta Amerika’daki eğitimin, Amerika’nın kuruluş safhalarında, neredeyse bütünüyle dinle irtibatlandırılarak inşa edildiğine (s.158) dikkat çekilir. Yine aynı kitapta okumalarımızı sürdürdüğümüzde Amerikan eğitim sisteminin Yahudi-Hıristiyan ve Grek-Roma uygarlığının temelleri üzerine bina edildiği de açıkça görülür. Dahası Fransa’daki ortaöğretim kurumlarının üçte birinin Katolik okulları olduğuna şahit oluruz (s.159). Almanya’da ve İngiltere’de ise eğitimin dini temellere bağlılığı daha da güçlüdür.

 

ATEİZMİN BİLİMSEL TEMELİ YOK

Pek çok araştırmacı ve fikir adamı, materyalizmin ve ateizmin bilimsel temellerinin bulunmadığına dair ekol ve anlayışlar geliştirmiştir. Hatta bu ekollerin çoğunun temelinin tevhid anlayışına destek verdiğini az bir dikkatle görebiliriz.

Batıyı/Avrupa’yı değerlendirirken, karşımızda iki farklı Avrupa bulunduğuna dikkat etmeliyiz. Birinci Avrupa, bilimi metafizikten soyutlayarak, onu materyalizme, hatta ahlaksızlığa ve dünyeviliğe alet eden Avrupa. İkinci Avrupa ise, insani değerlere ve bilime dayanan Avrupa. Birinci Avrupa, ikinci Avrupa’nın başarılarının arkasına sığınarak bilimi ateist ideolojiye alet etme çabası içindedir. Birinci Avrupa’nın bilimi metafizikten soyutlayarak, onu materyalizme, hatta ahlaksızlığa ve dünyeviliğe alet etmesi sonucunda gelinen nokta vahimdir.

İngiliz bilim adamı Roy Bhaskar’ın öncülüğünü yaptığı güçlü bir fikir akımında, seküler bilim anlayışının bilimsel temelinin olmadığı izah edilir. Bu model “Eleştirel gerçeklik, fizikötesi gerçeklik veya gerçeklik ötesi” adları ile bilinir ve yaratılışta ilim-irade-kudret hakikati, dolayısıyla tek bir Yaratıcının varlığı ve gerekliliği nazara verilir.

Bhaskar gerçekliği/hakikatı üç kategoride ele alır:

(i) Hakikat, (ii) olgu ve (iii) gözlem. Kâinattaki her şeyin dayandığı bir ‘İlim’ ve ‘Kudret’ hakikati vardır ki, bunlar materyalist/inkârcı anlayışın nazarlardan sakladığı gerçeklerdir. Gerçeğin arkasında ona şekil veren bir ilmî kalıp ve güç vardır. “Olgu” kudretin gerçeğe şekil verme aşamasıdır. Olguların gözlemlerimizle alâkası yoktur. Nitekim farkına varamadığımız birçok olgu vardır. Ancak biz bilmesek de onlar gerçektir. Üçüncü en dar kategori ise, gözlemlerimizden oluşan deneye dayalı bilgidir.

Bhaskar, materyalist temelli anlayışların gerçekliğin üçüncü kategorisinde kaldığını ve ötesini göremediğini söyler. Bhaskar bu konuda şöyle der: “Bu dar dairedeki gözlemlerimizin perde arkasındaki derin mekanizmaları anlamakla ancak hakikat anlaşılabilir hale gelir. Yoksa, gördüğümüz düzenliliklere ‘evrensel kanunlar’ diyerek, gerçeğin aslında bu kanunlardan geldiğini söylemek büyük hatadır.”

Elbette kanun varsa, kanun koyucu ve o kanunları işleten vardır. Çünkü kanun kendi başına iş yapamaz.

Bhaskar’a göre, modern bilim, kâinattaki kanunları gerçeklikle karıştırıyor. Düzenlilik gösteren kanunlar, algıladığımız olguları açıklayamaz. Belirli sebeplerin sürekli belirli sonuçlarla birlikte görülmesi, söz konusu sebeplerin o neticeleri yaptığı anlamına gelmez. Çünkü sebepler, sonuçları yapabilecek bir öze ve güce sahip değildir. Sebep-netice ilişkisi, bizim zihnî kurgumuzun ürünüdür. Gördüğümüz sebepler neticeleri yapamaz.1

Bilimlerin çoğu kurucu zirveleri, bilimin imana hizmet etmesi, yaratılışla ilgili sırlara cevap vermesi gerektiğine dikkat çekerler. Böylece bilime doğru hedef çizerler. Örneğin Atom teorisinin önemli mimarlarından Erwin Schrödinger bu konuda söyledikleri ilginçtir: “Bilimin insanlığa en büyük katkılarından birisi, hepimizi doğrudan alâkadar eden; ‘kimiz, nereden geliyoruz ve nereye gideceğiz?’ sorularının cevabını bulmak veya zihinleri bu konularda rahatlatmak olacaktır.”2

 

KÂİNAT MADDEDEN İBARET DEĞİL

Yirminci asır içinde, maddeci felsefeyi kökünden sarsan gelişmeler oldu. Din-bilim laikliği olmadığı daha iyi anlaşıldı. Zaten 20. yüzyılın başlarından itibaren materyalizmi kökünden sarsan, temelinden yıkan gelişmeler baş gösterince zihinlerdeki dönüşüm gecikmedi. Tanrı ve Yeni Fizik kitabının yazarı Fizikçi Paul Davies bu gelişmeyi şöyle özetler: “Fizikî âlemin temelini teşkil eden katı birimler, bir bir eridi, hepsinin yerini metafizik bir okyanusun var-yok arası dalgalanmaları aldı. Yeni fiziğin bu fizikötesi yönelişi, çoğu insanın zihninde felsefî ve dinî dönüşümler başlattı; hepsi bu keşifleri, hâlihazır modern teknoloji toplumunun temeli olan materyalist ve katı dünyadan bir silkinme olarak gördüler.”3

Bu gelişmeleri ifade eden bilim adamlarından birisi de Teksas Ün. Beşeri Bilimler Profesörü Frederic Turner’dir (1861-1932). Kanaatini şöyle ifade eder: “Kâinat dev bir piramit gibi; piramidin en altında matematik var, onun bir üstünde fizik yer alıyor, böylece en üste doğru çıktıkça sanat ve felsefe geliyor ve onların da üstünde ilâhiyat yer alıyor. Bu anlaşıldığında, bilim Rönesans’tan sonraki en büyük devrini yaşayacak, ilahî olan ile tabiî olan ayrımı sona erecektir.”

1964 yılında Nobel Tıp Ödülü’nü alan John Eccles (1903-1997) daha farklı bir kanaat sergiler: “Bilim, şu hâliyle ne herhangi birimizin var oluş hikmetini açıklayabilir ne de şu temel sorulara cevap getirebilir: ‘Ben kimim? Neden buradayım ve neden yaşıyorum? Öldükten sonra ne olacağım?’ Bunlar bilimin sınırını aşan sırlardır.”

Robert Jastow da: “Bilim asla yaratılış sırrının üstündeki perdeyi kaldıramayacak” sözleriyle aynı fikri paylaşır.

1980 Nobel Tıp Ödülü sahibi nörofizyolog Roger Sperry (1913-1994) 1983’teki bir röportajında; “Bilimin kendisi materyalizmle çatışır. Bilim ile din neden çatışsın ki?” diye sorar ve devam eder: “Esasen bu ‘din bilimle çatışır şartlanması’ materyalist felsefenin bilim olarak kabul edildiği zamanlardan kalmadır.”4

 

BATI’DA HAKİKAT ARAYIŞLARI

Yaratıcı gerçeğine ulaşmak için yollar çeşitlidir. Salt akıl bu yolda yeterli olmamaktadır. Örneğin İlahi gerçeklere/hakikate ulaşmak için St.Thomas tabiattan, Descartes ise düşünceden yola çıkar. Pascal ise, kalbten yola çıkıyor ve kalbin ışığıyla sezilen bir İlaha varıyor.5 “İman, ispattan farklıdır; o, kalbtedir.” der.6 Pascal, kendisine has yaklaşım biçimiyle, varoluş felsefesinin öncüleri arasında sayılır.7 Varoluşu hayret ve hayranlık dolu bir temaşa ile seyreder. Bizi yalnızlığımızın, kaderimizin ve hiçliğimizin karşısına diker;8 “Her şey, okunması zor olan şifreler halinde yazılmıştır. Evrende aydınlıkla karanlık tuhaf bir karışım halinde bulunmaktadır. Kısaca, bizler bir yarı karanlık içindeyiz!”9 der. Pascal akıl ile kalbin fonksiyonlarını zıtlıklardan bir dengeye ulaştırmak için çaba sarf etmiş. Bir yandan “Allah’ı tanımada kalb esastır” derken, diğer yandan akıl unsurunun terk edilemeyeceğini dile getirir. Varlığın dış çeperinin, iç âlem ve manevî oluşla bir ahenk içinde birlikteliğini zorunlu görür.

 

İSLAM VE BİLİM

Konuyu İslam dini bağlamında ele alırsak, İslam dini bilimsel araştırmaları teşvik etmektedir. Bunun en somut delili Allah’ın Kuran’da insanları araştırmaya, düşünmeye ve bilmeye yöneltmesi ile ilgili birçok ayetlerin varlığıdır. Bu sebeple bilimsel araştırma ve çalışmaların en büyük bir teşvikçisi hak din İslamiyet olmuştur.

Konuyu fen bilimleri bağlamında ele alacak olursak; fen eğitimi esasen insanın, kendisi için yaratıldığı ve tasarlandığı belli olan tabiatı (kâinat kitabını) doğru anlaması içindir. Bu zaten Kuran’ın bir emri ve isteğidir. Kuran’ın ilk emri “Oku”dur. (Alâk, 1) İnsan her şeyden önce kâinat kitabının bir okuru haline gelmelidir. Konuya böyle baktığımızda doğru bir fen eğitimi, Kuran’a muhatap olmanın ve onu doğru anlamanın bir gereğidir.

Konuya ister bu açıdan, ister başka açılardan bakalım, hak din ile bilimin maksatları birleşmektedir. Fen bilimleri maddi ve manevi gelişmeye yol açtığı kadar, Allah’a ve inanca ait gerçekleri tanımanın da yolunu açmaktadır.

 

TÜRKİYE’DE BİLİM

Bilim ve dinin tanımlarında ortak olmayan noktalar olabilir. Evrim teorisinde olduğu gibi, bilimin tanım ve kıstaslarını taşımayan ideolojik ve siyasî yaklaşımlar ya da bir takım ön kabuller, bilim olarak takdim ediliyorsa, bu tezat dinin kendisinde değil, bilimin inançsızlığa alet edilmesinden ve bilimi materyalizmin malı olarak görme anlayışından kaynaklanır.

Bir bilim yazarı olarak TÜBİTAK’ın bilim dergilerini (Bilim Teknik-TÜBİTAK vd) ve tercüme ettiği kitapların çoğunu takip ediyordum. “Kendi bilim anlayışımızı” inşa edemeyişimizin bir sonucu olarak, başta TÜBİTAK yayınları olmak üzere ve bazı yayınevlerinin öncülüğünde “tercüme bilim,” özellikle “popüler bilim” kitapları ve çeşitli belgeseller yolu ile ateist ideoloji ülkemize taşındı. Zafer Yayınları ve Zafer Dergisi gibi birkaç yayınevi ve dergiyi istisna edersek, İkinci Avrupa dediğimiz din ve bilime bağlı Müsbet Avrupa kanalı ise sürekli kapalı kaldı. Zafer Dergisi’nin Bilimsel Danışma Kurulunda yer aldığımı bu vesile ile belirtmeliyim.

Yine bu vesile ile değerli bir çalışmayı burada kaydetmeden geçemeyeceğim. Hadise rahmetli Turgut Özal’ın başbakanlığı zamanında Milli Eğitim Bakanı Vehbi Dinçerler’in teşebbüsü ile gelişmişti. Evrim konularının müfredatta sınırlandırılması ve ‘Yaratılış’ konularının da yer alması için ciddi çalışmalar ortaya konmuştu. Bu amaçla “Yaratılışı Araştırma Enstitüsü 2 (Institute for Creation Research-ICR)” ile birlikte bir çalışma da yapılmıştı.10

Bu amaçla Atatürk Üniversitesi’nde Prof. Dr. Adem Tatlı’nın da içinde olduğu akademisyen çalışma grubunda yer almıştım… Prof. Tatlı, 28 Şubat sürecinde zamanın YÖK Başkanı Kemal Gürüz zamanında bu çalışmaların ‘meyvesini’ üniversiteden uzaklaştırılarak almıştı.

 

SONUÇ OLARAK

Şu anki deizm ve ateizm inançsızlığının kaynağı başka yerlerde aranmamalıdır. Kaynak, müfredata göre şekillenen ders kitapları ve ideolojik bilimin popüler kitap ve belgeselleri, ve bu kaynaklardan beslenen medya… Müfredat belirleyicilerinin/yetkililerin bu gerçeğin farkına varamaması ve bu gidişe seyirci kalmalarının bedeli ve faturası ağır olmaktadır.

Tamir adına bazı kıpırdanmalar ve iyi niyetli çabalar olsa da bunların hayli   zayıf kaldığını belirtmek isterim. Seküler bilimin kutsal ineklerini/tanrılarını deşifre etmenin zamanının geldiğini düşünüyorum. Çözüm kendi bilim anlayışımızı oluşturmakta… Filtresiz, doğrudan ithal ‘çeviri bilim’in içinde saklı seküler inancın kodlarını çözerek işe başlanmalı… Gençliğimizi deizm ve ateizm bataklığından bu şekilde kurtarabilir; maddi ve manevi kalkınmanın yolunu böylece açabiliriz. Bilimin kendisi evrensel olsa da hedefleri ve kullanımı milli olmak zorundadır. Bu gerçeği acilen idrak etmek zorundayız.

***

Kuran-ı Kerîm’de düşünme üzerine ayetlerden birkaçı:

“O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lütfu olmak üzere) size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (Casiye/13).

“Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) ALLAH’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler: Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (Âl-i İmran, 191).

“Hiç yaratan (ALLAH), yaratmayan (putlar) gibi olur mu? Artık siz düşünmez misiniz?” (Nahl, 17).

“Sana bu kitabı indiren Odur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre tevil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun tevilini ALLAH’dan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, ‘Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır’ derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez.” (Âl-i İmran, 7).

“Ve siz elbette sabahleyin ve geceleyin onlara uğrar ve üzerlerinden geçersiniz. Hâlâ akıl edip düşünmez misiniz?” (Saffat, 137-138)

***

 

Kaynaklar:

1. Collier, A., (1994), Critical Realism: An Introduction to Roy Bhaskar’s Philosophy, London: Verso.

2. Schrödinger, E. (1999). Yaşam Nedir? (çev. C. Kapkın). İstanbul, Evrim yay.

3. (Building a Bridge to the 18th Century: How the Past Can Improve Our Future [Neil Postman, Paperback: 224 pages; Publisher: Vintage (October 10, 2000).

4. Bilim ve Yaratılış, 2. Baskı. Üsküdar Üniversitesi Yayınları, 2017 (Ed. Adem Tatlı)

5. Pascal, Pensees, s.65; Wahl, a.e. s.30.

6. Wahl, Tableau, s.32.

7. La phihsophie, Savoir Moderne, Artdre Noiray başkanlığında, Paris,1969, 1,195; Dindar, Bilal, EMounier ve Personalizm, Erzurum Atatürk Ün. İslamî İlimler Fak. Doçentlik tezi (Basılmamış, 1980), s.17; Foulquie, Varoluş felsefesi, s. 9; Aksoy, Ekrem, “Yazın ile felsefenin eylemde buluşması”, Türk dili (Aylık dil ve yazın dergisi), sayı: 349 (Ocak 1981), 2. bsk. s.314.

8. Wahl, Jean, Tableau de la phitosophie francaise. Gallimard, 1962, s.30.

9. Wahl, a.e.. s.31.

10. Evrimci anlayışla bu sürecin değerlendirildiği bir yazı: Evrim Kuramının Türkiye ile İmtihanı (erişim tarihi 2017). https://ezgimo.com/evrim-kuraminin-turkiye-ile-imtihani/

 

 



YAZARIN DİĞER YAZILARI

Prof. Dr. Osman Çakmak ile Kuantum Dolanıklık Üzerine Bir Röportaj / Dolanık Elektronlar Neyi Gösteriyor?

Bugünlerde Bilim Dünyası yeni bir keşfin heyecanını yaşıyor. İki parçacığın uzakta olsalar bile zaman ve mekân sınırlamalarına bağlı olmaksızın birbiri ile bağlı olduğu ilk kez fotoğraflandı. Dolanıklığın keşfi ne anlama geliyor ve gelecekte hangi bilinmezleri anlamamıza vesile olabilir? Aslınur Bahar sordu, Osman Çakmak Hocamız cevapladı.

Devamı »

Her Şey Nefes Alabilmemiz İçin

Atmosfer basıncının şu anki değerinden bir kat daha yüksek olması durumunda ise, atmosferin su buharı nispeti öylesine azalacaktı ki, Dünya üzerindeki karaların tamamına yakını çölleşecekti...

Devamı »

Güneş Dünyaya Yaklaşacak! II

Önceki yazımızda Güneşin “doğuşunu” ele almıştık. Şimdi de her fani gibi “Sonu nasıl olacak?” sorusuna cevap arayacağız. Akla ilk gelen soru şu: Güneş stoktaki mevcut hidrojeni yakarak ışıldadığına göre stok bitince ne olacak?

Devamı »

Güneş Dünya'ya Yaklaşacak! I

Alacakaranlığın yavaş yavaş eriyişi, ağaran tanyeri ve pembeleşen bulutlar, Güneşin haşmetli doğuşunu müjdeliyor. Aynı Güneş batarken de, kırmızıya çalan sarılardan ışıklı morlara kadar, âhenkli renk cümbüşü ile biz seyirci misafirlere Sahibi’nin izniyle gökyüzü sahifesinde harika tabloları sunar. Şehrin karmaşası ve yükselen binalar bu muhteşem tabloları örtüyor olsa da…

Devamı »