60 Yazı Prof. Dr. Alaaddin Başar

Yazar Profili »

Yaratılışın Temeli

Şubat 2019, 506 408 Görüntülenme Eklenme Tarih: 31 Ocak 2019 23:44 Prof. Dr. Alaaddin Başar

 

“Muhabbet, şu kâinâtın bir sebeb-i vücûdudur;

hem şu kâinâtın râbıtasıdır;

hem şu kâinâtın nûrudur, hem hayâtıdır.”

(Bediüzzaman, Sözler)

 

Bir hadis-i kudsîde mahlûkatın yaratılış hikmeti şöyle ders veriliyor:

“Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim ve mahlûkatı var ettim.”

O halde kâinatın yaratılış sebebi, Cenâb-ı Hakk’ın “bilinmeye muhabbet” etmesidir.

Allah’ın bütün sıfatları ve isimleri gizli birer hazinedirler. Nitekim esmâ-i İlâhiyeye “künuz-u mahfiyye (gizli hazineler)” denilir. Bu hazinelerin gizli olmaları, görünmemeleri cihetiyledir.

Bütün hayatlar Muhyî isminin hazinesinden, bütün rızıklar Rezzâk isminin hazinesinden, bütün şekiller Musavvir isminin hazinesinden.. gelmektedir. Cenâb-ı Hak bu gizli hazinelerindeki cevherlerin bilinmesini istemiş, buna muhabbet göstermiş ve varlık âlemini yaratarak bütün isim ve sıfatlarını onlarda tecelli ettirmiştir.

“Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.” meâlindeki âyet-i kerîmenin haber verdiği gibi her şey Allah’ı kendi kabiliyetine göre bilmekte, tesbih ve hamd görevini yerine getirmektedir. Zaten nurdan yaratılmış olan meleklerin vazifeleri Allah’a ibadettir. Bu mânâ “Kâinât ağacının en son ve en mükemmel meyvesi” olan insanda en ileri derecede kendini göstermiştir.

Cenâb-ı Hak sonsuz ilmi, kudreti ve iradesiyle önce bu kâinâtı, her eseri mucize olan en mükemmel bir sergi yapmış, daha sonra bu kudret mucizelerini seyredecek seyirciler yaratmıştır.

Yine sonsuz rahmet ve hikmetiyle sayısız nimetler yaratmış, sonra o nimetlere muhtaç canlıları yaratarak bu sayısız nimetlerine hadsiz şükür ve hamd ettirmiştir.

Kısacası, Allah’ın bilinmeye muhabbet etmesi, hem sıfat ve esmânın tecelli edeceği varlıklar yaratmasını, hem de bu tecellileri okuyabilecek, şükür ve hamd edebilecek varlıklar yaratmasını birlikte iktiza etmiştir. Böylece hem kâinât kitabı, hem de onun okuyucuları, yine hem yeryüzü sofrası, hem de onun misafirleri birlikte takdir edilmiş ve hikmetle yaratılmışlardır.

Allah’ın “bilinmeye muhabbet etmesi hakikati,” çok daha mükemmel mânâsıyla ahiret âleminde ebediyen tahakkuk edecektir.

Muhabbet bu kâinatın var oluş sebebi olduğu gibi, aynı zamanda “şu kâinatın râbıtasıdır.”

Varlıklar arasında bir muhabbet bağı kurulmuştur. Gözler güneşi ve renkleri zevk ile seyretmişler, diller tat almaktan hoşlanmışlar, akıllar bu kâinat kitabını zevk ile mütalâa etmişlerdir.

Bu râbıtalar içinde en önemlisi insan kalbinin, iman ile Allah’a intisap etmesidir. Bu râbıta devam ettiği müddetçe kâinatın varlığı da devam edecek, bu bağ tamamen koptuğunda yahut çok zayıfladığında kıyamet kopacaktır.

Muhabbetin râbıta olması, toplum hayatında da çok açık olarak kendini gösterir. Muhabbet bağının koptuğu aileler dağılır, şirketler çöker, devletler yıkılır.

Gezegenlerin güneşin cazibesine kapılarak dönmeleri, bu muhabbetten bir işaret taşır. Cazibe kaybolduğunda sistem ortadan kalkar.

Öte yandan muhabbet “şu kâinatın nûrudur, hem hayatıdır.”

Cenâb-ı Hak hepsi nûranî olan isim ve sıfatlarını tecelli ettirmekle gökleri ve yeri yokluk karanlıklarından kurtarmış ve varlık nûruna kavuşturmuştur. Bu İlâhi ihsanın kaynağı ise “bilinmeye muhabbet”tir.

Muhabbetin kâinatın hayatı olması, aynı mânânın bir başka yönünü ifade eder. Muhabbet ile yaratılan bu âlemdeki bütün eşya Allah’ı tesbih etmekle bir hayat eseri gösterirler.

Yanlış anlaşılabilen önemli bir konudan da kısaca söz edelim:

Cenâb-ı Hakk’ın bu âlemi yaratarak esmâ ve sıfatlarını tecelli ettirmesinde (hâşâ!) bir ihtiyaç söz konusu olamaz. Allah; Samed’dir ve Ganiyy-i Mutlaktır. Her şey Ona muhtaçtır, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Allah, güneşin ışığına muhtaç olmadığı gibi müminin imanına ve marifetine de muhtaç değildir.

Şu var ki, Allah’ın zatı ihtiyaçtan münezzeh olmakla birlikte sıfatları ve isimleri tecelli isterler.

Bir risalede şu anahtar ifade geçer: “Rezzâk ismi rızık vermek iktiza eder.” (Mektubat)

Allah’ın rızka muhtaç olmadığı açıktır. O halde rızıkları ve rızka muhtaçları niçin yaratmaktadır? İşte bu sorunun cevabı bu ifadede gizlidir: “Rezzâk ismi rızık vermek iktiza eder.”

Diğer bütün fiilî isimler için de aynı hakikat geçerlidir: Muhyi ismi hayat vermek ister; Musavvir ismi şekillendirmek ister; Kerîm ismi ikram etmek ister...

Hak dostlarından bazı büyük zatlar, “Rahmetim gazabımı geçti.” hadîs-i kudsîsine bizim akıl ve hayal dünyamızın çok ötelerinde bir mânâ vererek derler ki: “Allah’ın rahmeti gazabını geçtiği için kendi isimlerini tecellisiz bırakmadı. O esmâya rahmet etti ve onlara tecelli imkânı tanıdı.”

Bu hikmetli ifadelere göre “Muhabbet şu kâinatın bir sebeb-i vücududur.” ifadesinde geçen muhabbeti, “Allah’ın kendi esmâsının tecellisine muhabbet göstermesi” şeklinde de anlayabiliriz.

 

 



YAZARIN DİĞER YAZILARI

Küfür Neden En Büyük Zulümdür? / Emanet III

Önceki yazılarımızda ayet-i kerimede geçen emanetin mahiyeti üzerinde durmuştuk. Bu yazıda, emaneti yüklenen insanın neden çok zalim ve çok cahil olarak nitelendiği konusu üzerinde duracağız.

Devamı »

Emanet II / Cansız Varlıklara 'Emanetin Teklifi' Konusunu Nasıl Anlamalıyız?

“Biz o emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. O gerçekten çok zâlim ve çok cahildir.” (Ahzâb Suresi, 72)

Devamı »

Emanetin Bir Yönü

“Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddit vücuhundan bir ferdi, bir veçhi ene’dir.” (Bediüzzaman, Sözler)

Devamı »

Bizi Geri Bırakan İslâm mı?

Müslüman olsun kâfir olsun, her kim ulaşmak istediği sonucun ön şartlarını yerine getirir, sebeplerine, vesilelerine tam riayet ederse, başarı onun olacaktır. Hangi üründen, hangi şartlarda, hangi tekniklerle ve nasıl bir planlama ile verim alınacağı bellidir. Bu şartlara kim uyar, bu vesileleri kim yerine getirirse başarı onundur.

Devamı »