ARAMA SAYFASI

Matematik Adaletin Temeli

Hukukla matematik, mantık ve muhakemeye dayanması bakımından aynıdır aslında.

 

Geçenlerde ülkemizi ziyaret eden Nobel ödüllü matematikçi, Oyun teorisinin kaşifi John Nash, “İyi matematik bilmeyen ülkelerde adalet yoktur” deyince ortalık biraz dalgalandı. Bunun üzerine pek çok yayın organında bu konuda yazılar, makaleler yayınlandı. TV’lerde bu konuyla ilgili bir tartışma falan oldu mu göremedim, iyi bir TV seyircisi olduğumu söyleyebilirim, keşke bu konuya TV’lerimiz de yer verebilseydi ve uzun uzadıya konuyla ilgili tartışmalar yapılabilseydi… Çünki konu gerçekten önemli… Prof. Nash; bu açıklamayı yapmadan önce Türkiye’nin matematikte ne durumda olduğunu sormuş, sondan dünya ikincisi olduğunu öğrenince de bu açıklamayı yapmış: “İyi matematik bilmeyen ülkelerde adalet yoktur.”

Prof. Nash’ın gazeteciye verdiği röportajı okudum; gazeteci, Prof. Nash’ın Türkiye’nin dünyada matematikte bulunduğu yeri sorduğunu söylüyor, ama adaletteki veya hukuktaki yerini sorup sormadığı hakkında bir açıklama yok… Elinde böyle bir veri yokken Prof. Nash’ın böyle bir açıklama yapışını çok bilimsel bulmadım… Bir bilim adamı, y=f(x) şeklindeki bir fonksiyonda, x ve y değişkenlerinin değerleri hakkında malumat sahibi olmadan, sadece birinden hareketle diğeri hakkında karar vermesi halinde o kararın doğruluğuna hükmetmek oldukça zordur, yapılan sadece bir tahmin olur, ama kesinlik taşımaz… Bundan dolayı, ben Prof. Nash’ın Türkiyenin hukuksal durumu ya da adaletin uygulaması açısından Avrupa ve diğer ülkeler nezdindeki pozisyonu konusunda ya konuşma sırasında---burada ifade edilmemiş olsa da---bilgilendirildiğini ya da daha önceden bilgi sahibi olduğuna inanıyorum.

Söylenen söze gelince Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde hakkında en fazla dava açılan ülke olduğu gözönüne alındığında Prof. Nash’ın verdiği hükümde isabet kaydettiği söylenebilir. Fakat, hukuk ve adaletin uygulamasında bizden çok farklı olmayan Rusya’nın Matematikte hayli ilerilerde olduğunu hatırlarsak bu hükmü genelleştirmenin çok fazla doğru olmayacağını da söyleyebiliriz. Tabii, aynı durum, matematikte son derece ileri olan ama hukuk ve adaletin işletilmesinde son derece geri kalmış pek çok ülkeyi göz önüne getirdiğimizde maalesef bu hükmü vermenin en azından uygulamada hatalı olacağını söylemek mümkündür.

Her ne kadar yakın zamana kadar ülkemizde pek çok hukukçu---büyük ihtimalle Matematik bilmemelerinden ve matematiği sevmemelerinden olsa gerek---hukuk-matematik veya adalet-matematik ilişkisini görmezden gelmişlerse de, dünya genelinde bu ilişkinin uzun zamandan beri hüsnükabul görmesinden dolayı artık bizimkiler de mecburen kabullenmek zorunda kalmışlardır. Bundan dolayı daha önceleri sadece sosyal bilgiler veya Türkçe puanıyla öğrenci alan hukuk fakülteleri, matematik puanını da içeren eşit ağırlık puanıyla öğrenci almaya başlamışlardır. Bu konudaki cahilliğe bizzat şahit olmuştum. Her iki alanda da ihtisas sahibi bir akademisyen olarak bundan yaklaşık yirmi yıl önce doktora tez konumun “Hukuk-Matematik İlişkisi” olması için üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsüne müracaat ettiğimde “bu konuda doktora tezi mi olurmuş, ne alakası var matematikle hukukun” diyerek bizzat hukuk fakültesi dekanının karşı çıkması, benim için hala acı bir hatıradır... Matematik bilmeyenin Kadı yapılmadığı Osmanlı dönemi ile matematik bilmeyen, hatta matematikten nefret eden dekanların idare ettiği hukuk fakültelerinin bulunduğu cumhuriyet dönemi ile karşılaştırdığımızda hangi dönemde iyi hukukçu yetiştirdiğimiz konusunda ciddi şüpheye düşmekteyim.

“İyi matematik bilmeyen ülkelerde adalet yoktur” sözünü, uygulamanın dışında sadece teorik bazda veya bir ideal---olması gereken---olarak dikkate aldığımızda doğruluğunu tartışmak abesle iştigal olacaktır. Gerçekten, hukuk-matematik veya adalet-matematik arasında öyle bir derin ilişki vardır ki bu konuda sadece bir değil, pek çok doktora tezi yazılsa yine de az olacaktır.

Sadece somut bir değerlendirmeye bile tabi tutulsa, hukuk sanıldığı gibi ezberden ibaret değildir. Evet ezberlenecek çok şey vardır ama uygulamada mantık ve muhakemeyi devreye sokmazsanız ezberlediklerinizin hiçbir faydası olmaz… Matematik de bazı formülleri ezberleyerek sadece hesaplama yapmak ya da toplama çıkarma gibi işlere yaramaz. Matematik beyni en fazla geliştiren, kullanım kapasitesini artıran temel bir bilim dalıdır. Bu sebeple mesleğe bağlı olmaksızın her gelişmekte olan beynin ihtiyacı olan şeydir matematik. Matematiği dışlayanın, bırakınız hukukçu olmayı yaşamın gerçekliğini kavraması imkansızdır.

Hukukla matematik, mantık ve muhakemeye dayanması bakımından aynıdır aslında. Matematikte tüm formülleri bilebilirsin, hepsini ezberleyebilirsin lakin mantığı kavramadığın, yaratıcılık ve pratik düşünme yeteneğin olmadığı sürece bunları kullanmakta daima güçlük çekersin. Söz gelimi bir üçgenin iç açıları toplamının 180 derece olduğu bütün ilköğretim okullarında öğretilir, yani bilmeyen yoktur. Ama KPSS sınavında üniversite mezunlarına bu teoremi içeren bir problem sorulsa sadece %10’unun soruya doğru cevap verebildiğini görürsünüz… Hukukta da durum böyledir, bütün yasaları ezberleyebilirsiniz, lakin işin mantığını kavrayamadığın ve önüne gelen olayı sağlam bir muhakeme ile analiz edemediğin sürece bunları pratiğe dökemezsin. Ne hukuk sadece ezberdir, ne matematik sadece formüldür. İkisinde de önemli olan mantık ve muhakemedir.

Hukuk-matematik ilişkisini irdelediğimiz takdirde şu gerçekle karşılaşırız: Adaletin özü olan eşitlik kavramı ve bu iki kavram üzerinde temellenmiş hukuk düşüncesi ve hukuk sistemi; bu bağlamda doğrudan matematiksel düşünce ve mantığa dayanmaktadır. Hukuk dünyamızdaki bu matematiksel kavrayış sorumluluğu, bir taraftan hukuk eğitiminde matematiğe ne kadar hayati ihtiyaç olduğunu ifade ederken diğer yandan bize hukuk ve matematik sistemlerinin ne kadar benzer şekilde oluşturulduğunu da gösterir… Dolayısıyla, bu bağlamda hukuk ve matematiğin, insanoğlunun kainattaki ölçü, nizam ve mükemmelliği örnek alarak kendi düzeninde de bunları oluşturma arayışının sonucu olarak ortaya çıktığını söylemek mümkündür.

Gerçekten, kainatta mükemmel bir nizam, bir ölçü, bir ahenk ve bir denge bulunmaktadır. Cenab-ı Hakk’ın Adl isminin kâinattaki yansıması mizan, denge, ölçü olarak karşımıza çıkar. Cenab-ı Hakk, Adl isminin gereği olarak kâinatta mükemmel bir denge ve ölçü içinde adaletle hükmettiği gibi, insanlığa da adaleti emretmiştir. Kur’an-ı Kerim’de Rahman Suresi’nin 6. ve 7. ayetlerinde dört defa, her defasında farklı bir adalet türüne dikkatleri çekercesine ‘mizan’ kelimesinin tekrarlanması, kâinatta mizanın ve adaletin öneminin ve temel esas olduğunun göstergesidir.

İnsan için adaletin hakikatini yaşamak hem Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak, hem kâinatla uyum içinde olmak hem de diğer insanların haklarına riayet etmek vb. açılardan çok önemlidir. Nitekim, namazın her rekatında Cenab-ı Hakk’tan “sırat-ı müstakim” duasında bulunmanın hikmeti de bu olsa gerektir. Bediüzzaman, sırat-ı müstakimi tarif ederken şöyle der: “Sırat-ı müstakim, şecaat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülasasından hâsıl olan adl ve adalete işarettir”(1) Yani, insanın adil olması için ilk önce kendi iç dünyasındaki dengeyi kurması ve aşırılıklardan kaçması gerekmektedir.

Bediüzzaman Hazretleri Mektubat isimli eserinde, “bütün mevcudattaki şu nizam ve mizan, âmm (genel) bir tanzim ve tevzini ve o tanzim ve tevzin, âmm bir hikmet ve adaleti ve o hikmet ve adalet, bir kudret ve ilmi gözümüze gösteriyor” diyerek bu iki kavram arasındaki mantıksal bağı göz önüne koyar. Otuzuncu Lem’a’da yer alan “İsm-i Adl ve Âdil’in bir cilvesi olan fiil-i tevzin ve mizan” ifadesi de göstermektedir ki, Cenab-ı Hakk’ın Adl isminin kâinattaki tecellisi tevzin ve mizan gerçeğiyle varlığa, hayata yansımaktadır.

Bediüzzaman, Onuncu Söz olan Haşir Risalesi’nde “adâlet ve mîzan ile iş görüldüğüne bürhan mı istersin?” diye sorarak adaletin ve Adl isminin kainattaki üç külli yansımasına dikkat çeker. Bunlardan birincisi, “her şeye hassas mîzanlarla, mahsus ölçülerle vücut vermek, sûret giydirmek, yerli yerine koymak” hakikatidir. Adl isminin ikinci tür tecellisi “her hak sahibine istidadı nispetinde hakkını vermek, yani vücudunun bütün levâzımâtını, bekàsının bütün cihazâtını en münâsip bir tarzda vermek” şeklindedir. Üçüncü olarak ise, “istidat lisâniyle, ihtiyac-ı fıtrî lisâniyle, ıztırâr lisâniyle suâl edilen ve istenilen her şeye dâimî cevap vermek” şeklinde son derece âdil ve hassas ölçülerle yaratılış gerçekleşmektedir.(2)

Yine Bediüzzaman Hazretleri, her şeyin hakikatinin Cenab-ı Hakk’ın isimlerine dayandığı gibi, her bir sanatın, teknolojinin ve bilimin de yüksek bir hakikat yönü olduğunu ve onun da yine Cenab-ı Hakk’ın bir ismine dayandığını ifade eder. Misal olarak insanlık için çok önemli bir ilerleme eşiği olan geometri ve mühendislik de bir İlahi isme dayanmalıdır. Bu isim ise Cenab-ı Hakk’ın Adl ismidir. Üstad bunu “Sözler Mecmuasında” şöyle dillendirir: Hendese bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehası Cenab-ı Hakk’ın ism-i Adl ve Mukaddir’ine yetişip, hendese aynasında o ismin hakîmane cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir.”

Hendese bilen ve bu konuda uzman olan kişiye mühendis denir. Bir mühendis herkesten daha fazla, tabiatın başlı başına bir geometri ve mühendislik harikası olduğunu fark edebilir. Kâinattaki galaksilerin şekillerinden yaprakların biçimlerine kadar, insanın mükemmel tasarımından moleküllerin modellerine her şey harikulade ve hikmetli bir geometriye sahiptir. Bu anlamda geometri ve mühendislik aslında kâinatı okumaktır. Ve bu okumanın niteliği arttıkça bu fenler de gelişmektedir. Daire, elips, parabol, hiperbol, helis, evolvent, spiral, fraktal gibi şekilleri çok daha olağanüstü biçimlerde varlıklar âleminde ve canlılar dünyasında görmek mümkündür.

Sonuç olarak; Cenab-ı Hakk varlıklar üzerinde bıraktığı ipuçlarıyla matematikçileri ve mühendisleri yeni buluşlar yapmaya ve bu buluşlar sayesinde Adl isminin penceresinden insanlara kendini daha iyi tanımaya davet etmektedir. Kâinattaki denge ile adalet arasında sıkı bir ilişki olduğunda şüphe bulunmamaktadır. Eşya arasındaki denge bozulduğunda, nasıl kâinatın tüm düzeni alt üst olabiliyorsa, sosyal hayatta insanlar arasındaki adalet ölçüsü bozulduğunda da tüm sosyal ilişkiler temelinden sarsılır. 

Diğer taraftan, matematik yönü eksik olan hukukçular da olaylar karşısında karar verirken eşitlik, adalet ve tarafsızlık kavramlarını değerlendirmede ister istemez hatalara düşeceklerdir. Dolayısıyla, matematiğin analitik mantığı (söz gelimi, analitik geometri, insana analitik bakış açısı kazandırır) ve güçlü muhakemesiyle (uzay geometrisi ve diferansiyel denklemler konuları bu muhakemeyi kazandıran matematik konularıdır) hukuk kuralları daha doğru ve adil bir şekilde yorumlanabilir.

Ayrıca matematik ve sayısal bilimlerde iyi yetişmemiş bir bireyin mantık ve muhakeme gücü çok zayıf olduğunu, bu bakımdan hakkını arayamadığını da söylemek mümkündür. Bu da zamanla güçlünün güçsüzü ezdiği, zayıfın kuvvetliye karşı hakkını arayamadığı bir sistem getirir. Adaletsizliğin yayılmasına yol açar. Sorgulayıcı, araştırıcı beyinlerin yetişmesinin yolu iyi bir matematik eğitiminden geçtiğinden şüphe duyulmamalıdır.

Son söz: Adalet mülkün temeli, adaletin temeli de matematiktir.

 

 

Kaynaklar:

1. İşarat-ül İ’caz; s. 29

2. Mustafa Said İşeri, “El-Adl: Kâinattaki “Dört Anasır-ı Maneviye’den Biri Adalettir,” Köprü Dergisi, sayı 92, 2005. İstanbul