ARAMA SAYFASI

Suyun Akışkanlığındaki Hikmetler

Sıvılar dendiğinde hepimizin gözünün önünde son derece akışkan maddeler canlanmakla birlikte, gerçekte sıvıların akışkanlıkları birbirinden çok farklı olabilmektedir.

 

Sıvı ve gazların iç sürtünmelerini başka bir deyişle akmaya karşı dirençlerini ifade eden akışkan özelliği viskozite olarak bilinmekte olup, akışkanlık ise viskozitenin tam tersi bir özellik olarak tanımlanabilmektedir. Yani bal gibi suya göre daha yüksek viskoziteli olan akışkanların akıcılıkları suya göre daha küçüktür.

Sıvılar dendiğinde hepimizin gözünün önünde son derece akışkan maddeler canlanmakla birlikte, gerçekte sıvıların akışkanlıkları birbirinden çok farklı olabilmektedir. Örneğin katran, gliserin, zeytinyağı ve sülfürik asitin akışkanlık değerleri arasındaki farklılıklar çok yüksektir. Bu sıvılar su ile karşılaştırıldıklarında ise, ortaya çok daha büyük farklar çıkmaktadır. Çünkü su, katrandan 10 milyar kat, gliserinden bin kat, zeytinyağından yüz kat ve sülfürik asitten ise 25 kat daha fazla akışkandır. Yani su, çok yüksek bir akışkanlığa sahiptir. Hatta eter ve sıvı hidrojen gibi normal formu gaz olan maddeler bir kenara bırakılırsa, suyun tüm sıvılar içinde akışkanlık değeri en yüksek madde olduğu bile söylenebilir.

 

Su ve hayat

Suyun diğer birçok özelliği yanında, akışkanlığının yaratılanların en şereflisi olarak tanımlanan insanlar başta olmak üzere, tüm canlıların yararına mükemmel bir şekilde programlanmış olduğunu ve adeta susuz bir hayatın varlığının mümkün olamayacağını görürüz.

Yapı itibariyle kanın içindeki hücre çıkarıldığında geriye kalan ve ‘plazma’ adı verilen sıvının %90-92’sinin, içeriği her bir çocuğun ihtiyacı için özel olan anne sütünün %87’sinin, normal sütün en az %81’inin, dünyanın %75’inin, insan vücudu ve başta hayvanlar olmak üzere birçok canlının ise yaklaşık %70’inin sudan yaratılmış olması, yaradılış ve hayat adına suyun önemini vurgulayan, “Biz bütün canlıları sudan yarattık” (Enbiyâ; 21/30) ile “Allah bütün canlıları sudan yarattı. Canlılardan bir kısmı karınları üstünde sürünür, bir kısmı iki ayağı üstünde yürür, diğer bir kısmı ise dört ayak üstünde yürür. Allah dilediğini dilediği şekilde yaratır. Çünkü O, her şeyi yapma ve yaratma gücüne sahiptir” (Nur; 24/45) ayetlerinin tefsirinden ibarettir.

 

Su daha yoğun olsaydı

Suyun akışkanlığı daha yüksek olsaydı, su, hayat için uygun bir temel madde olma özelliğini kesinlikle yitirirdi. Örneğin akışkanlığı sıvı hidrojen kadar yüksek olsaydı, canlıların yapıları akıcılığın tahrip edici etkilerine çok daha şiddetli bir biçimde maruz kalacak, hassas moleküler yapıların su tarafından desteklenmesi mümkün olmayacak ve canlı hücresinin son derece hassas olan yapısı yaşamını sürdüremeyecekti. 1

Suyun akışkanlığı biraz daha az olsaydı, proteinler, enzimler gibi makro moleküllerin ve özellikle mitokondri gibi özelleşmiş yapılar ile küçük organellerin kontrollü hareketleri ve hücre bölünmesi imkânsız hale gelecek, hücrenin tüm yaşamsal faaliyetleri fiilî olarak donacak ve bizim bildiğimize benzer bir hücre yaşamı mümkün olmayacaktı. 1

Suyun yüksek akışkanlık değeri, bizim için hayati öneme sahiptir. Eğer suyun akışkanlık değeri bir miktar az olsaydı, kanın kılcal damarlar yoluyla taşınması imkânsızlaşacaktı. 1 Örneğin, karaciğerin karmaşık damar ağı hiçbir zaman kurulamayacaktı. Yani suyun yüksek akışkanlık değeri, tüm canlılar için zorunludur. Bu hikmetli özellik bitkiler için de geçerli olup, ince damarlar suyu yapraklara kadar taşır.

 

Su canlı bedenlerine uygun yaratılmış

Suyun akışkanlık değeri, sadece hücre içindeki hareketler bakımından değil, aynı zamanda dolaşım sistemi açısından da çok önemlidir. Milimetrenin çeyrekte birinden daha büyük bir vücuda sahip olan tüm canlılar, merkezî bir dolaşım sistemine sahiptirler. Çünkü bu büyüklükten sonra, besinlerin ve oksijenin ‘difüzyon’ yoluyla, yani doğrudan hücre içindeki sıvıya bırakılıp alınarak taşınması mümkün değildir. Vücutta çok sayıda hücre vardır ve alınan havanın ve enerjinin, hücrelere birtakım ‘kanallar’ yoluyla pompalanması, artıkların da başka birtakım ‘kanallar’ tarafından toplanması gereklidir. Bu kanallar, damarlardır. Kalp ise bu damarlardaki akışı sağlayan bir pompadır. Damarların içinde akan şey ise, ‘kan’ olarak bildiğimiz sıvıdır ki, aslında temel olarak sudan oluşur.

Suyun akışkanlığı, dolaşım sisteminin verimli çalışabilmesi açısından çok önemlidir. Örneğin, eğer suyun akışkanlığı katranınki kadar küçük bir değerde olsa, elbette hiçbir kalp bunu pompalayamayacaktır. Katranınkinden 100 milyon kat yüksek bir akışkanlık değerine sahip olan zeytinyağına benzer bir su, kalp tarafından pompalansa dahi, vücudun her tarafını kaplayan milyarlarca kılcal damarlara giremeyecek ya da çok büyük bir akış zorluğu ile karşılaşacaktır. 1

 

Kılcal damarlar ve su

Kılcal damarların amacı, vücudun dört bir yanındaki hücrelerin her birine gerekli oksijen, enerji, besin, hormon gibi maddeleri taşıyabilmektir. Bir hücrenin bir kılcal damardan yararlanabilmesi için de, ondan en fazla 50 mikronluk bir mesafe kadar uzak olması gerekir. Daha uzakta kalan hücreler, beslenemeyerek öleceklerdir. İşte bu nedenle insan vücudu öyle harikulade yaratılmıştır ki, kılcal damarlar vücudun her bir parçasını ağ gibi sarar.

Vücudumuzdaki ortalama 5 milyar kılcal damarın toplam uzunluğu 950 km’yi bulur. Bazı memelilerde, tek bir santimetrekarelik bir kas alanı içinde, 3000 açık kılcal damar yer alır. Eğer insan vücudunun en küçük kılcal damarlarının 10 binini yan yana getirirsek, toplam kalınlığı ancak bir kurşun kalemin içi kadar olur. Bu kılcal damarların çapı 3–5 mikron arasında değişir. Bu, milimetrenin binde üçü ya da beşi demektir. Ancak elbette kanın bu kadar daracık damarlarda tıkanmadan ve ağırlaşmadan hareket edebilmesi, suyun yüksek akışkanlığı sayesinde mümkün olmaktadır. Michael Denton,1 bu akışkanlığın biraz azalması durumunda hiçbir kan dolaşımı sisteminin işe yaramayacağını şöyle anlatır:

“Bir kılcal damar sistemi, ancak kanalların içine pompalanan sıvının yüksek bir akışkanlığa sahip olması durumunda çalışır. Yüksek akışkanlık çok önemlidir, çünkü sıvının damar içindeki hareketi, sıvının akışkanlığı ile doğru orantılıdır. Buradan açıklıkla görmek mümkündür ki, eğer suyun akışkanlığı sadece birkaç kat daha az olsa, artan sürtünmelerden dolayı kılcal damarlardaki kan akışı için çok daha büyük bir pompalama basıncı gerekecek ve herhangi bir kılcal damar sistemi işlemez hale gelecektir.”1

 

En ideal değer

Suyun akışkanlık değeri daha az olsaydı ve en küçük kılcal damarın çapı 3 mikron yerine 10 mikron olmak zorunda kalsaydı, bu kılcal damarlar, yeterli oksijen ve glikoz oranını ulaştırabilmek için beslemeleri gereken kas dokusunun neredeyse tamamını kaplayacaklardı. Dolayısıyla, suyun hayata uygun bir temel madde olabilmesi için, akışkanlığının şu anda sahip olduğu değere çok yakın olması, zorunludur.1 Bir başka deyişle, suyun tüm diğer özellikleri gibi akışkanlığı da, yaşam için olabilecek en ideal değerdedir. Sıvıların akışkanlıkları arasında milyarlarca kat farklılıklar vardır. Ama su, bu milyarlarca farklı akışkanlık değeri içinde tam olması gereken değerle yaratılmıştır.1

 

Suyun pompalanması

Suyun akışkanlığı daha küçük, yani viskozitesi daha büyük olsaydı, suyun akışındaki sürtünmeler de doğal olarak daha fazla olacaktı. Bu ise içme, sulama, ısıtma, soğutma, nemlendirme, temizlik vb. nedenlerle birçok alanda ve büyük miktarlarda kullanılan suyun pompalanması için gerekli enerjiyi büyük ölçüde artıracaktı.

Dünyada elektrik enerjisi tüketen makineler içerisinde pompaların yaklaşık olarak %20 gibi çok önemli bir payı olduğu ve bu paya katkıda bulunan sıvılar içerisinde suyun ilk sırada olduğu düşünülürse, konunun önemi daha iyi anlaşılır. Suyun akışkanlığı daha az olsaydı yani viskozitesi daha fazla olsaydı, hidroelektrik santrallerdeki su türbinlerine suyun getirildiği borulardaki enerji kayıplarının artması sonucunda su türbinlerinden üretilen mekanik enerji ve buna bağlı olarak jeneratörlerde üretilen elektrik enerjisi de daha az olacaktı.

 

Sonuç olarak, suyun başka hiçbir sıvıyla kıyaslanamayacak kadar hayata uygun akışkanlığa sahip bir akışkan olarak yaratıldığı tartışılmaz bir gerçektir.

Dahası; ısısı, ışığı, elektromanyetik alanı, atmosferi, yüzeyi vs. ile yaşama uygun bir biçimde donatılmış olan Dünyamızın büyük bölümü, hayatın sürdürülebilmesi için tam gerekli miktarda su ile doldurulmuştur. Bunların bir rastlantı olamayacağı ve ortada mükemmel ve kusursuz bir hesaplamanın bulunduğu bir hakikattir.

Bu mükemmel sistemi ortaya koyan Yüce Allah (cc), faydalandığımız bütün nimetleri, su ile hayat bahşederek istifademize sunmuştur. İşin önemli yanı ise, modern bilimin ortaya çıkardığı bu gerçeğin, on dört asır önce insanlara yol gösterici olarak vahyedilen Kur’an-ı Kerim’de verilen bilgileri bilimsel olarak açıklamış olmasıdır. Allah (cc), Kur’an-ı Kerim’de “Sizin için gökten yağmur yağdıran O’dur. Bu sayede sizler su ihtiyacınızı karşılarsınız. Hayvanlarınızı otlattığınız çayır çimenler de yine bu sayede yeşerir. Allah, yağmur suyuyla sizin için ekinler, zeytinlikler, hurmalıklar, üzüm bağları ve daha başka çeşitlerden nice ürünler meydana getirir. İşte bütün bunlarda Allah’ın kudretine ve rahmetine işaret eden nice deliller var; fakat bunu anlayacak olanlar aklıselimle düşünen kimselerdir.” (Nahl 16/10-11)

Yukarıda bahsedilen ayetlerden başka Bakara 2/74 ve Ra’d 13/17 sureleri başta olmak üzere yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de suyun 59 kez yalın, 4 kez de tamlama şeklinde olmak üzere toplam olarak 63 defa geçmekte olması da suyun önemini gösteren bir işarettir.

 

Dipnotlar

1. Michael Denton, Nature’s Destiny.