ARAMA SAYFASI

Muhsin Abi

 

Üniversiteye adım atmanın en önemli tarafı evden ayrılıyor olmaktır. Tek başınasındır artık. Kendin olmaya başlama mevsimi gelmiştir.

Özgürlüklerle birlikte sorumluluklar da biner omzuna. Arkadaşlarını kendin seçersin. Kararlarını kendin verirsin. Birilerinden izin alman gerekmez, izin isteyen de, veren de sensindir. Kendinin efendisi olmak zorundasındır. İyi ya da kötü bir efendi olmak senin elindedir.

Zordur, çetindir. Bocalarsın. Yanlışlar yaparsın, acı çekersin. Pişman olursun. Ama öğrenirsin. Bazılarını erken, bazılarını geç.

Mesela ben para harcamayı iyi bilmiyormuşum, bunu yalnız kalınca anladım. Elime ayda bir para geçiyordu. Daha ay yarı olmadan para bitiyordu. Ailemin imkanları mahduttu, fazlasını isteyemezdim.

Tek yol borç almak oluyordu.

Haydi, Muhsin Abiye!

Ne güzel insandı o! Giysi satardı. Orta seviyede bir zengindi. Kendisinden borç isteyen hiçbir öğrenciyi eli boş göndermezdi. Kimin başı sıkışsa ona koşardı.

Ben de gittim bir gün. Birinden para istemek alışmayana zor gelir. Lafı dolaştırıyor, bir türlü konuya giremiyordum. Hemen anladı, daha fazla kıvranmama, ezilmeme, üzülmeme fırsat vermedi.

“Ne kadar lazım?” dedi.

Söyledim.

Fazlasını verecek oldu, istemedim.

“Önümüzdeki ay param gelince öderim” dedim.

Bazen zaman hızlanıyor sanki. Bir ay hemen geçiverdi ve ben sözümde duramadım. Param biraz gecikmişti. Elime geçen parayı borcuma versem bir ay boyunca ben ne yapacaktım? Acil ödemelerim vardı üstelik.

Sözü uzatmayayım, ben o ay borcumu ödeyemedim. Utancımdan yanına da gidemedim. Aradan bir ay daha geçti. Babama mektup yazdım, halimi açık seçik anlattım. Ne yaptı etti bir miktar ilave para gönderdi.

Utana sıkıla gittim Muhsin Abiye. “Özür dilerim, geciktirdim, işte borcum” dedim. Benim ezilip büzülmem onu üzdü.

“Gel otur şöyle” dedi.

Oturdum.

“Hiç önemi yok. Getirmesen de olurdu” dedi.

Bu alicenaplık karşısında nasıl bir bakışla baktıysam açıklama ihtiyacı hissetti.

“Bak” dedi, “ben bu parayı bir daha almamak üzere veriyorum aslında. Daha verir vermez helal ediyorum. Getirirseniz alıyorum, getiremezseniz mesele yok.”

Hayretle dinliyordum.

“Borç adı altında vermemin sebebi var” diye sürdürdü konuşmasını. “Haysiyetiniz zedelensin istemiyorum. Rahatça gelip isteyesiniz diye böyle yapıyorum... Sen ne zaman istersen bana gel. Zorda kalan arkadaşın olursa onları da gönderebilirsin.”

“Peki” dedim.

Işıl ışıl gülümsedi. “Niye böyle yaptığımı da söyleyeyim mi sana?” dedi.

“Buyur abi” dedim.

“Ben işin sırrını çözdüm… Size bir verdim mi Rabbim bana on veriyor. Böyle bir kar nerde görülmüş. Eskiden seyyar bir tezgahla mal satardım. Şimdi şu dükkanın sahibiyim. İşlerim iyi gidiyor. Bunların sebebi hep sizsiniz. Böyle bereketli bir kapı kapatılır mı hiç... Sizin bana değil benim size teşekkür etmem lazım...”

Böyleydi Muhsin Abi.

Zaman ilerledi. Şimdi ben o güzel insanın yaşındayım.

Karşıma umudu tükenmiş karamsar biri çıkıp da, “İnsanlar bozuldu, dünyanın tadı tuzu kalmadı” dedi mi, ben Muhsin Abiyi hatırlar, “Hayır!” derim, “Yeryüzünde iyi insanlar da var. Ve her zaman da olacak...”