ARAMA SAYFASI

Hipofiz

Hipofiz

Hipofiz, beyin tabanına ince bir sapla bağlı, yaklaşık bir nohut veya fasulye tanesi büyüklüğünde ve 0.5 gr ağırlığında bir salgı bezidir.

 

Cenab-ı Hak, ekseriyetle çok küçük, çok aciz, basit sebeblere çok büyük neticeler yüklemiştir. Tıpkı beynimizdeki hipofiz bezi gibi!

 

HİPOFİZ, beyin tabanına ince bir sapla bağlı, yaklaşık bir nohut veya fasulye tanesi büyüklüğünde ve 0.5 gr ağırlığında bir salgı bezidir. Kendisine has korunmalı ve cella turcica (Türk eğeri) denilen bir kemik yuvada oturur.

Bu küçük bez doğumdan itibaren bütün hormonal sistemin yöneticisi olarak çalışır ve haklı olarak hormonal sistemin “orkestra şefi” olarak anılır.

Ekseriyetle 70-90 kg arasında değişen koca gövdelerimizin çeşitli hormonlarının 0.5 gr’lık bir bez tarafından yönetilmesi elbette dikkate değer ve tefekküre layıktır.

Hipofiz denilen bu küçük laboratuvarın iç yapısı da ayrıca ön, orta ve arka olmak üzere üç lobdan oluşur, üç bölüme ayrılmıştır. Orta lobdan derinin renk açıklığını veya koyuluğunu sağlayan ve melanosit denilen hücreleri uyaran bir hormon salgılanır. Ama insanlar için esas hayati önemi olan bölümler ön ve arka loblardır.

Hormon dediğimiz maddeler, merkezden çeşitli organlara ve hücrelere gönderilen yazılı mesajlardır. Bu özel moleküller kan yoluyla hedef organa ulaşır ve o organın çalışma temposunun nasıl olması gerektiği mesajını iletir, yani biraz yavaşla veya biraz hızlan gibi. Sinir sisteminden daha yavaş, fakat düzenli çalıştırılan hayati önemi olan bir haberleşme sistemidir.

 

 

 

Şimdi hipofiz denen bu mini laboratuvarda neler yapılıyor, bu incecik dala hangi meyveler takılmış kısa bir göz atalım.

Ön lob: Burada yedi ayrı hormon, yani yedi farklı molekül birbirine karıştırılmadan ve yanlışsız olarak sentezlenip, kan yoluyla hedef organlara gönderilir.

Bunlar:

1) Büyüme hormonu: Bu hormon doğumdan itibaren bütün dokuları ve hücreleri hedef alır ve canlının kendisine takdir edilen boya, büyüklüğe erişmesini sağlar. Eğer çocukluktan itibaren yetersiz salgılanırsa o çocuk cüce kalır. Eğer bu yetersizlik diğer hormonlarla uyumlu ise, yani öteki hormonlar da aynı derecede eksikse ortaya sevimli cüce denilen çocuksu tipler çıkar. Fakat hormon eksiklikleri büyüme hormonu ile uyumlu değilse çirkin cücelik denilen tablo ortaya çıkar. Eğer büyüme hormonu çocukluktan itibaren fazla salgılanırsa ortaya bir dev çıkar. Fakat aşırı salgı yetişkinlikten yani boy uzamasının durmasından sonra başlarsa vücudun sadece uç kısımları büyümeye ve uzamaya başlar. Eller ve ayaklar büyür, hasta yıllardır giydiği numaranın ayaklarına olmadığının farkına varır. Burun ve çene de bu büyümeye katılır, bu tabloya da akromegali denir.

2) Prolaktin: Bu hormon hamileliğin sonlarına doğru sahneye çıkar, göğüslerin süt sentezine hazırlanmasını sağlar. Doğumdan sonra da emzirme süresince salgısı devam ederek yavru için yeterli süt üretilmesinin kontrolünde görev alır.

3) ACTH: Bu molekül, kendisi de bir hormon bezi olan böbrek üstü bezine kumanda eder. Böbreküstü bezleri, böbreklerin üzerinde küçük bir takke gibi oturan, adrenalin, kortizon, aldosteron gibi hayatî hormonlar sentezleyen bir salgı bezi olup, bahsi uzundur.

4) LH (Luteinleştirici hormon)

5) FSH (Folikül uyaran hormon): Bu hormonlar kadınlarda yumurtlama ve yumurtlama sonrası gelişmeleri, erkeklerde de cinsel hayatı ve cinsiyet hormonlarını düzenler.

6) TSH (Tiroid uyaran hormon): Bu hormonun hedef organı boynumuzun ön yüzünde bulunan tiroid bezidir. Tiroid bezinden salgılanan hormonlar, bütün hücreleri etkiler. Hücrelerdeki metabolizma hızını, glikozun ve yağların yanmasını, enerji ve ısı üretimini ayarlar. TSH çok geliyorsa, tiroid de çok çalışır. Tiroidden salgılanan hormonların fazla olması metabolizmayı hızlandırır. Bunun sonucu olarak enerji ve ısı üretimi artar, hasta kilo vermeye başlar, kalb atışları hızlanır, hasta sıcaktan şikayet eder, terlemesi artar ve sinirlidir.

TSH yetersiz geliyorsa, tiroid hormonları da azalır, hasta yeterli enerji ve ısı üretemez, daima yorgundur ve soğuktan şikayetçidir. Bunların sonucu olarak şişmanlamaya başlar.

7) Endorfinler: Bu maddeler, bir kaza veya yaralanma durumunda ağrı ve acı duygularını azaltarak, tıbbi müdahale oluncaya kadar yaralıya vakit kazandırır ve şoka girmesini önler.

 

Arka lob: Buradan başlıca iki hormon salgılanmaktadır.

1) Oksitosin: Bu madde doğuma yakın sahneye çıkar, rahimin kasılmalarını sağlayarak ağrıları başlatır ve doğumu kolaylaştırır. Her ebenin çantasında oksitosin ampulleri bulunur, ağrı zaafı olan doğumlarda gerekirse bunlardan kullanarak doğumu hızlandırır.

Oksitosin doğumdan sonra ise hedef değiştirir, bu defa süt bezlerinin kasılmalarına sebep olur. Bebeğin çok güçsüz olduğu ilk günlerde adeta sütün bebeğin ağzına fışkırmasına yol açar. Çünkü emmek için ağız boşluğunda bir vakumlama yapmak, bunun içinde bir güç sarf etmek gerekir.

2) ADH (Antidiüretik hormon): Bu madde doğduktan sonra ömür boyu sahnededir, hedef organı böbreklerdir. Böbreklerden atılacak su miktarını, dolayısıyla idrar miktarının kontrolünde kullanılır, böylece vücudun su dengesi ayarlanır. Bunu da o gün içinde bulunduğumuz şartlara göre belirler. Yani ortamın sıcaklığı, terleme, su içme imkanı veya oruç gibi durumlara göre günlük idrar çıkışını 0.5 lt’ye kadar azaltarak suyun korunmasını sağlar. Eğer böbreklere bu hormon yeterli miktarda gelmezse su kaybı artar, günlük idrar miktarımız 15-20 lt’yi bulur. Bunun sonucu olarak hasta kaybedilen suyu yerine koymak için sürahi sürahi su içmeye başlar. Çok su içme, çok idrara çıkma şeker hastalığının da bir belirtisidir. Fakat bu hastaların şeker durumları normal olduğundan bunlara yalancı şeker hastalığı denir. Şeker hastaları nasıl dışarıdan insülin verilerek tedavi ediliyorsa, bu hastalara da ADH verilerek durumları düzeltilir.

Hipofiz, sebep ve netice münasebetlerini değerlendirmelerimizde bizim için güzel bir örnektir. Cenab-ı Hak, tevhid (itikad) dairesiyle, sebebler dairesini karıştırmamamız için, yani sebepleri yaratıcı sanmamamız için, genellikle çok küçük, çok aciz sebeblerle çok büyük neticeler ortaya çıkarır. İncecik dallara çok sayıda meyveler takar. Böylece bu sonuçları bu sebebler, bu meyveleri bu çubuklar yapamaz der, itikadımızı koruruz.

Diğer taraftan hipofiz örneğinde olduğu gibi sebebin eksikliğinde ortaya çıkan tabloları da gördüğümüz zaman bir sebepler âleminde yaşadığımızı, sebebe riayet etmenin şeriat-ı fıtriyeye uymanın bir şartı olduğunu, sebebe teşebbüsün bizim tevhid akidemize bir halel getirmediğini anlarız. Eğer şekerimiz çok yüksek seyrediyorsa insüline müracaat etmemiz, eğer üzüm yemek istiyorsak asma bitkisi yetiştirmemiz gerekir. Bediüzzaman’ın kuvvet hakkında söylediği “kuvvetin bir hakkı var, bir sırr-ı hilkati var” sözüne atfen biz de herhalde rahatlıkla “sebebin bir hakkı var, bir sırr-ı hilkati var” diyebiliriz.