TR EN

Dil Seçin

Ara

Aşkın Ergen Hâli

Aşkın Ergen Hâli

Deneme bir iki... Deneme bir iki... Se... Se... Hepimiz okullarda tören öncesi yapılan bu mikrofon ayarlama sesini mutlaka duymuşuzdur. İşte ergenlik yılları da biraz böyledir. Her şeyi dener bu yaşlarda gençler. Deneme bir iki... Deneme bir iki... Çizgi dışına çıkma denemeleri, başkası olma denemeleri ve nihayet aşık olma denemeleri.

Sekizinci sınıfa giden Murat da, denemelerini aşk burcunda sürdürüyordu. Yanıma mahcup bir edayla yaklaşıp “Hocam sizinle bir şey konuşmak istiyorum, ama özel!” deyişinden anlaşılıyordu vaziyeti. Cesareti mahcubiyetine galip geldiğine göre, içindeki ateş çoktan fokurdamaya başlamıştı.

- Evet Murat. Seni dinliyorum. Ne hakkında konuşmak istiyorsun benimle?

- Hocam nasıl desem, nereden başlasam bilemiyorum.

- İlk aklına gelen yerden başlayabilirsin Murat. Sen başla, gerisi nasıl olsa ardına dizilir.

- Hocam birisini seviyorum.

Biraz anlamazdan gelerek:

- Olabilir. Herkes birilerini sever Muratçığım.

- Öyle değil hocam.

- Nasıl peki?

- Ben cidden seviyorum.

- Aşıksın yani.

- (Gülerek) Öyle de diyebiliriz.

- Peki bana biraz aşkından bahsedebilir misin?

Ne diyeceğini bilmez biçimde:

- Eee, sürekli onu düşünüyorum. Çok güzel bir kız. Bilirsiniz işte, her hareketi hoşuma gidiyor. O benim hislerimin farkında değil ama ben sürekli onu takip ediyorum. Akşam yattığımda, onu düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi.

- O derece yani.

- Evet o derece. Yalnız, bir ikilem yaşıyorum hocam?

- Nasıl bir ikilem?

- Ona bundan bahsetmeli miyim ya da nasıl bahsedeceğim; buna bir türlü karar veremiyorum. Yanlış bir adım atmaktan çok korkuyorum.

- Yani “Şimdi ne halt edeceğim?’ diye soruyorsun. (Gülüyoruz)

Ah şu aşkın ergen hâlleri yok mu, hayal ülkesinin en müstesna köşelerinde özene bezene kurgulanmıştır, ama gerçek hayatta nasıl pratiğe döküleceği tam bir muammadır. Tek bir bakış yeterli midir? Yoksa uzunca bir mektup mu yazmalı? Ya da araya bir aracı mı koymalı? Kimseye hissettirmeden bu işi nasıl açık etmeli? Mesaj mı atmalı? Okul çıkışı doğrudan kendisine mi söylemeli? Büyüklerden taktik mi almalı?

Peki ama ya “Hayır!” derse!

Gencin hayal ülkesinde inşa ettiği aşkın kırılganlığı, züccaciye dükkânındaki fincanların kırılganlığından daha aşağı değildir. Gerçeklik duvarına her an çarptı çarpacak, kırıldı kırılacak bir hâldedir. Genç o yüzden sevdiğine hislerini açıklamakta zorlanır. Bir yanda kendi kafasında abarttığı cilâlı aşkı, öbür yanda bundan bihaber kız arkadaşı. Hayal tek kişilik, ama gerçeğe dönüşmesi bir başkasının da o hayale ortak olmasına bağlıdır. Peki ama o başkası ya bu hayale ortak olmazsa, ya dalga geçerse!

Sorun, sadece bu da değildir üstelik. Genç erkek, uzun bir süredir “som özgürlük” adına ailesine karşı büyük bir mücadele vermektedir. Evde annesinin babasının ufacık bir hatırlatmasına bile tahammül etmemiştir. Psikolojik uzayda bir kişilik olarak varolabilmek için bütün enerjisini özgürlük mücadelesine sarfettikten sonra, şimdi bir aşk uğruna, bu özgürlüğü kendi elleriyle nasıl boğazlayacaktır? Cevabın “Hayır!” olabileceği bir ortamda, bir dilenci gibi acizlik içerisinde inisiyatifi karşı tarafa nasıl bırakacaktır?

Nerden baksanız, genç için zor bir iştir bu. Fakat kalpte büyüyen ateş, hayal dürbünüyle iyice harlanmış, akıl söz anlamaz olmuştur. Çokça alışık olduğu sıkıntı hissi, yerini uzun süreden beri ilk defa keskin bir coşkuya ve heyecana bırakmıştır.

Doğrusu, bir psikolojik danışman olarak, bu duyguların gence boşuna yaşatıldığına inanmıyorum ben. Gencin kendi bencilce özgürlüğü adına her şeyi yaptığı bir dönemin tam ortasında böylesine yoğun ve şiddetli bir duyguyla ancak o bencillik ve “tek başına özgürlük” efsanesi kırılabilir. Eğer aşk olmasaydı, yeryüzü bencil ruhlarla kaplı olurdu. Ancak aşk sayesinde genç, bencillik duvarını yıkarak kendi dışında bir varlığa adanmayı, paylaşmayı ve birleşmeyi öğrenebilir.

Hani, herkesin bildiği şu Yunus Emre’nin meselini hatırlayalım. Ne demişti ona hocası? “Eğer hiç aşık olmadıysan, önce aşık ol da gel!” Bu söz, Allah’a yönelen ilâhî aşkın da, öncesinde bir mecazi aşk ile hareketlendirildiğini söylüyor bize. Önce aşk mekanizması çalıştırılıyor, hemen sonrasında ise, bu aşk yön değiştirerek asıl adrese doğru akmaya başlıyor.

Her şey iyi hoş da, şimdi Murat’a ne diyeceğiz peki? Ona felsefe yapmanın hiçbir faydası yok. Ya büyüklerin çoğunun yaptığı gibi, “Oğlum ne aşkı meşki, bırak bu işleri... Sen derslerine çalış. İyi bir üniversite kazan, iyi bir iş sahibi ol, ondan sonra aşık da olursun, ne istersen yaparsın!” demek ne kadar doğru olur?

Bana sorarsanız, doğru olmaz. Çünkü gencin iç dünyasını ve hislerini inkâr etmek olur bu. Genç, hislerini yaşayabilmelidir ve eğer cesareti varsa hislerini karşı tarafla paylaşabilmelidir de. Ayrıca, buradan doğabilecek hayal kırıklıklarını da yaşamalı ki, gencin iç dünyasında gerçeklik-hayal, özgürlük-bağımlılık gibi dengeler yerli yerine oturabilsin.

Yalnız, bu süreçte, Murat’a şu uyarıyı yapmam gerekiyor: Eğer hislerini karşı tarafla paylaşmaya karar verirse—ki, çoğu zaman gençler eşiğine gelip gelip geri dönerler—meşru sınırlar içinde kalmalı ve karşı tarafın vereceği cevaba saygılı olmalıdır. Hayal ettiği gibi bulmadığı için karşısındaki insanı herhangi bir şeye zorlamamalı, saygıda kusur etmemelidir.

Eğer bu uyarıya dikkat ettiği takdirde Murat zaten daha ilk girişiminde hayalinde parlattığı resimlerle o an yaşadıkları arasında bir uçurum olduğunu farkedecek ve ilişkilerinin sınırlarının en fazla “arkadaşlık” düzeyinde olabileceğini anlayacaktır. Çünkü bu yaşlarda hayal gerçeğe temas ettiğinde, kendisini korumak için tekrar hayal ülkesine kaçması fazla uzun sürmez.

Nitekim, büyümek dediğimiz hadise de biraz böyle bir şey değil midir?

Hayal ettiğimiz şeylerin, hatta pek çoğunun, hemen istediğimiz şekilde gerçekleşmeyeceğini anlamaya başladığımızda, yetişkinliğin sınırlarına girmişiz demektir. Belki de bu kavrayış neticesindedir ki, hayallerimizi yücelterek daha kutsal ve ebedî olana yöneltmeyi seçeriz sonra. Mecazdan, asla doğru...