Yirmi sene önceden bir hikâye hatırlıyorum.
Defalarca anlattım çünkü defalarca lazım oldu…
•••
Vakti zamanında, bir ülkede iki kardeş yaşarmış. Biri çobanmış bunların, diğeriyse kunduracı.
Çoban olan bir gün karar vererek, şöyle demiş kendine:
-Ermeden, nefsimin müştehâsına (iştahlarına) dizgin vurmadan, dağdan aşağı inmeyeceğim!..
Yapmış da dediğini…
Seneler senesi nefsiyle ve karşılaştığı bütün zorluklarla mücadele etmiş. Sonunda öyle bir noktaya gelmiş ki; koyunlarından sağdığı sütler ile doldurduğu mendilini, uçlarından düğümleyip şehre yürümüş. Dosdoğru, kunduracı kardeşinin dükkânına varmış.
Selam vermiş ve elindeki süt dolu mendili sessizce duvardaki çivilerden birine takmış…
•••
O sırada, dükkân kapısından içeri genç bir hanım girmiş. Oldukça da güzelmiş… Kendisine ayakkabı yaptırmak istediğini söylemiş.
Kunduracı, kendi elindeki işi bırakmadan, sessiz ve sakin oturmakta olan kardeşine dönerek:
-Aman birader, görüyorsun ki işim çok… Ne olur şu hanımın ölçüsünü sen alıver, demiş…
•••
Şaşırmış çoban. Fakat itiraz da edememiş. Mecburen ağabeyinin dediğini yapmak için eğildiğinde, yüreğine olanlar olmuş!
Tam müşteri hanımın ayak ölçüsünü alırken…
…çiviye taktığı mendilinin içindeki süt…
…şırıl şırıl yere akmaya başlamış!..
•••
Ağabey pişkin ve soğukkanlıymış. Hemen kendi cebinden bir mendil çıkarıp yere yaymış.
-Burası da ne kadar sıcak oldu, diyerek mangaldaki ateşin kızıl korlarını mendilin içine doldurup, dört ucundan düğümleyerek başka bir çiviye asmış…
Bunu yaparken de, kardeşinin kulağına şunları fısıldamış:
-Marifet, dağda, insanlardan ayrı kalarak değil, halkın içinde aynı mertebeye ermektir!..
•••
Şimdi sen, bu anlattığımın bizim sayfamızla; yani kitapla edebiyatla, kültürle sanatla, kasetle filmle alakası ne, diyorsan, yakında görürsün…
Sakla bu yazıyı sen, sakla. Koy cebine;
Eğer üç beş gün önce lazım olmadıysa bile, birkaç güne kadar bu hikâyeye ihtiyacın olur!
Malum, zaman âhir zaman;
Ya sana bir söz eden olur da okutursun veya senin birine bir söz söylemen gerekir, okursun!..
